Haber Sayfası
Posted by: admin on Eyl 7,2011 No Comments
İnternetten Haber okumak, İnternet Haber, sanal haber, haber sitesi, haber oku, sabah haberleri, haber turk, haberler, haberci, gazete haberleri, haber gazetesi, park haber, sohbet haber, haber sohbet parkı, sohbet haber, seri ilanlar,
Arda’ya ikinci ve son mektup
Sevgili Arda, onceki gün aksam, eline tutusturulmus kâğıttan -belli ki, senin geleceğini ve kariyerini senden çok düsünen uzak gorüslü büyüklerinin kaleme almıs olduğunu tahmin ettiğim- “Beni bu islere karıstırmayın” mesajını okurken, acı acı gülümsedim.
“Sen futbolcusun aslanım; neyine gerek gümüslü zurna?” diye bir güzel azarlamıs olmalılar seni. Anlayısla karsılıyorum, kınamıyorum, istihzâ etmiyorum. Samimi düsüncelerini açıkladın; doğru ve insânî seyler soyledin. Belki maç yorgunluğu ile kelimeleri bir araya getirirken maksadını asmıs seyler de vardı ama niyetin güzeldi, hâlisti, art niyet tasımıyordu ama artık oğrenmis olmalısın; Türkiye’de fikir sahibi olmanın bir bedeli vardır ve sen bu bedelin nereye kadar uzanabileceğini kısa zamanda hissederek âcil bir açıklamayla isin onünü çeviriverdin. Artık sadece onündeki maçlara bakacaksın futbolcu tâbiriyle! İyi olur, oyle yap.
…
Ne var ki, soylediklerini basında ciddiye alan ve destekleyen az sayıdaki kalemden biri olarak ben, “Soylediklerim çarpıtıldı, yanlıs anlasıldım” demek hakkına sahip değilim. Benim bütün isim yazdıklarımı, soylediklerimi tartmak, sorumluluklarımı gozden geçirmek, zihnimden geçenlerle yazdıklarım arasında sadâkat temin etmeye çalısmak; dolayısıyla “Yazdıklarım yanlıs anlasıldı; çarpıtıldı” mâzeretine sığınmam; yanlıs anlasılan yazı, basarısız yazıdır çünkü.
Ne yazdıysam arkasındayım; her cümlemin hesabını veririm, bedeli de neyse oderim.
O arada çok müessif bir sey oldu ama; yazıyı pazar oğle saatlerinde kaleme almıstım; gece 22 sularında Tunceli’de halı sahada top oynayan polislere saldırı haberi geldi. İçim cız etti. Okuyucunun bu nâmert pusu ile “Analar ağlamasın, gençler olmesin; onlar da candır” meâlindeki iyi -ve doğru niyet- mesajını yanyana koyup algılayacaklarını düsündüm. Nitekim oyle oldu, “Sana yakısmadı, PKK’lı cânilerle Mehmetlerimizi bir safa koydun”la baslayıp, “Allah belanı versin”e kadar uzanan hayli okuyucu tepkisi ile karsılastım.
Ne ilginç, üç buçuk ay once, BDP genel baskan adayı ve eski DTP milletvekili Mahmut Alınak da aynı kargısı savurmaktan çekinmemisti; aynı ibâreyi simdi, muhtemelen tam aksi cenahtaki biri tekrarladı mektup yoluyla, diyor ki: “Demek Arda’yı gozlerinden opüyorsunuz. Helal olsun, sizde bu ‘insan sevgisi’ oldukça emin olun, bu ülkede teror de bitmez, silah da susmaz. Dağdakiler de sizin evlâdınızsa sizin de Allah belânızı versin, yazıklar olsun…”
Bu da bir bedel iste: Ayniyle cevap verseniz, adınız “Ağzıbozuk yazar”a çıkar, ayrıca “Herife lânet okudum, okumus canı sıkılmıs” diye zevklenmesi de cabadandır. Ne diyeyim, bana düsen; bana belâ okuyan iki zıt kanattaki karakterin aynı siperde yanyana bulusmasına gülümsemekten ibaret; değmez, eksik olsun!
Bu arada üzüntülerini, elestirilerini seviyeli bir edâ ile ifade eden çok sayıdaki okuyucuma tesekkür ederim, haklarıdır; onlar benim gibi düsünmek zorunda olmadıkları gibi ben de nabza gore serbet verip sempati odülü almak hesabında değilim. Eksik olmasınlar, elestirilerini okudum ve nokta-i nazarımı değistirmis değilim. Eminim ki, ekranlara saat bası kalles pusu haberleri düsmediği daha sâkin bir zamanda boyle sert tepki gostermez, kanı suyla yıkamanın daha doğru olduğunu teslim ederlerdi.
Tunceli’nin gobeğinde top oynayan polislere pusu kurup kallesçe can almanın, sıradan teror eyleminden farklı bir boyutu var. İlgili ilgisiz her vesilede Meclis TV’de gosteri yapan o meshur Tunceli vekilinin ve diğer mevkii arkadasının su dakikaya kadar kaatillere yonelik bir tepkisini duymadık, mânidar değil midir? ote yandan Somali yerine Kenya’ya basarılı bir sefer yapan CHP Lideri’nin ozel uçağına muhabir koyup sanata dair roportaj yaptıran bir kısım basın kurulusunun, “Kemal Bey, Tunceli sizin memleketiniz değil mi; neler oluyor oralarda, siz daha iyi bilirsiniz, anlatsanız da oğrensek?” diye soru sormaması da bir tuhaftır.
t.alkan@zaman.com.tr
http://twitter.com/ahmetturanalkan
Arda’ya mektup
Sevgili Arda, penaltı kaçtıktan sonra, sisirme toplarla bası kesilmis tavuk gibi karsı kaleye seğirten oyunculara bakıp su tesbiti yaptığıma dair sahitlerim var: “Bu cenazeyi kaldırırsa Arda kaldırır…”
Niçin, çünkü içlerinde saha içi liderliğini futbol kabiliyetiyle harmanlayıp ayakta kalan sadece sendin. Galibiyeti veya “su milli takım”ı onemsediğimden değil, yenilseydik sen yenilmis olacaktın ve ben sırf ona üzülecektim.
Maçtan sonra dikkat çekici sozler soylemissin, “Golü Türkiye Cumhuriyeti’ndeki bütün halkların sehit olan evlatlarına armağan ediyorum. Bütün Türk evlatlarına armağan ediyorum. Ülkemde boyle seylerin olmasını istemiyorum bütün Türkiye vatandasları gibi.”
Tesâdüf mü; değil! Bayramın ilk günlerinde Genelkurmay’ın 160 civarında PKK’lının oldürüldüğü açıklamasını okuyunca kendimce su notu düsmüstüm: “Vay canına; ne hâle gelmis, getirilmisiz? Velev ki 160 değil de 158, 148 olsun; arasındaki küsuratın kemmiyetindeki keyfiyeti bile onemsemiyoruz. ‘Terorist’ dediğimiz de candır ya hû! O da bir ananın kuzusu, onlar da babalarının ocaklarının umudu. su mübârek günde boyle haberlerden sevinç duyacak kadar karartacak mıyız gonlümüzü? Çocuklarımız daha ne kadar zaman irinli ve kanlı siyâsetin kirli çetelesinde birer toplu rakam olarak kalacak?
Evlât acılarını paylasmayı bilelim; gerisi düzelir yavas yavas.” Bu noktayı savunmak kolay değil Arda, üstelik sevimsiz. “Sen Türk askeriyle PKK’lıyı aynı kefeye mi koyuyorsun?” ithamı var isin ucunda. Askerimiz, canımız-ciğerimiz; dağda gezen PKK’lı ise aslında yabancımız değil, o da evlâdımız, o da TC vatandası. O çocukların yaptığı isi kimse tasvib etmez, fakat ebeveynlerinin gozünde genç yasta can vermis bir evlâdın acısını olçecek terazi icad edilmedi bugüne kadar. Kabul edelim, geçmiste bu inceliklere riayet gostermedik. Kamuoyunun hıncı yatıssın diye olü ele geçirilenlerin cesedini karakol avlularına yatırıp teshir ettik, saygısız davrandık, cenazelerini ailelerinin defnetmesine bile engel çıkardık. O nokta onemliydi. Acıyı paylasma basiretini gostermek yerine, olümlerle yürek soğutmayı tercih ettiğimiz zamanlar oldu.
Arda da onu soylüyor iste, “İnsanlar olmesin istiyorum. Her gün olüm haberleri geliyor. Türkiye Cumhuriyeti askerî üniformasıyla olenler olduğu kadar kandırılıp dağa çıkan ve orada olen gençler var. Ne uğruna olüyorlar? Bilmiyoruz. Ancak hiçbir gerekçe bir insanın olmesi için yeterli değil. Bunca zaman bir arada bu topraklarda hep beraber yasadık, barıs içerisinde yasadık. Bütün bu olümlerde ocaklar yanıyor. Ben kimsenin ocağı yanmasın, kimse olmesin istiyorum. Soylemek istediğim bu.” Hâlâ sehit haberleri geliyor ama; boyle bir ortamda Arda olmak, Arda gibi konusmak kolay değil. İçimizden birileri bunu yapmalı ama; elmalarla armutları karıstırmadan doğruları soylemeli, hatırlatmalı; bu doğruları soylemek, mantıksız ve gâyesiz bir cinâyet sirketi haline gelen PKK’yı sirin gostermek değil; hakikate saygı gostermek, kendimize duymamız gereken saygıyı kaybetmemek. Doğru, haksinas ve âdil bir yerde durup zihin sağlığımızı korumak için, direnmek için.
PKK dağda kaybediyor iste; güçsüz olduğundan değil, basarılı olması halinde bile taraftarlarına âdil ve mâkul bir gelecek vizyonu vadedemediği için. BDP düzde beyhûde yere kendini helâk ediyor, Türklerin değil ama Türkiye’nin partisi olmak sansını, sırf cinayet sirketiyle arasındaki organik bağlar sebebiyle kaybediyor. Tutarsız, iki tavrı birbirine benzemez, sondürmeye değil tutusturmaya me’mur bir heyet. Ya değisecek, ya donüsecek. Türkiye’nin Kürtleri BDP’den daha iyi temsile lâyık çünkü.
Sevgili Arda; maçtan sonraki cümlelerin, attığın ve attırdığın golden daha değerliydi. Helâl olsun kalbine insan ve millet sevgisi koyan ana-babana. Gozlerinden operim.
t.alkan@zaman.com.tr
http://twitter.com/ahmetturanalkan
05 Eylül 2011, Pazartesi
Kur’an sahihse iman edecen mi hemsire?
Kur’an-ı Kerîm’in orijinal olmadığı, bilakis her vahiy kâtibinin kafasına gore tuttuğu notlardan olusan tahrif edilmis ve birbirinden farklı metinlerden meydana geldiği iddiası yine gündemde.
Zannediyorum soyle bir sematik kâr hesabından hareket ediliyor:
Müslümanlar, kutsalları konusunda hassastır, hemen tepki verirler (Netekim veriyoruz!) ortalık karısır!
-En az bir ay bu iddialar hakkında reddiyeler kaleme alınır, içlerinden hakarete varan sozler sarf eden de çıkar. (İnsallah çıkmaz!)
-Boylece sıradan Müslümanların zihninde bir soru isareti olusur, imanı gevsek olanlar “Bak gordün mü, ben zaten süphe ediyordum; Kur’an toparlama bir metinmis, yoksa ben ne güzel iman ve amel ederdim!” diye dinden soğurlar!
-İddiaların sahibi ise muhtemel yeni kitabı için tanıtım yapmıs, popüler tarihçiler panteonundaki iskemlesini garantilemis olur!
Yılı konusunda zihnim beni yanıltabilir, soyle onbes sene kadar once Aydınlık dergisi çevresindeki ekip bu gibi konulara pek meraklıydı. Saf Müslüman okuyucu kısmı, isin bu tarafını pek bilmez; bu gibi dergiler ne zaman İslam’a dahleden bir dosya yayınlasa tirajları artar ve tiraj artısını “Vay zındıklar, bakalım dinimize nasıl dahletmisler?” diye hamiyyet-i dîniyyesi kabaran Müslümanlar sağlar!
Meselenin ilmî kısmında kalem oynatacak derecede Kur’an ilimlerine vâkıf değilim (Keske olsaydım; her mânâda hâdim-i Kur’an olmak, dünya rütbelerinin en tatlısı ve esrefidir), Nitekim refîkim Ali Ünal, edeb dairesinde ilmen soylenmesi gerekenleri bir güzel icmâl edip, “Hangi Kur’an mı?” baslığı altında yayınladı bu sütunlarda. Gerekirse (ki bence gerekmez!) daha etraflı cevaplar da verilir; gol yerinden su eksik olmaz elhamdülillah! Bu çerçevede ben, Dine, Kur’an’a, Resulullah’a dil uzatanların zihnî ve psikolojik arkaplanları hakkında hariçten gazel atmak istiyorum müsaade buyrulursa…
Diyelim ki Kur’an-ı Kerim iddia ettiğiniz ve “bilimselll” açıdan gosterdiğiniz üzere muharreftir sayın yazar; dininizi terk mi edeceksiniz?
-Ne dini ayol, yoktur o taraklarda bezim; ben Agnostikim, Deistim, Laikim, Evrimciyim filan diyorsanız, ikinci soru hazır…
-Kur’an muharref değilse, iman etmeye hazır mısınız?
Efendim? Duyamıyorum!
Yoo, kırk kurnada kırk tas ile kırklanıp güzeelcene boy abdesti aldıktan sonra saçlarını İndira Gandi modeli yarımbas orterekten, müftü efendi huzurunda torenle kelime-i sahâdet getirmenizi beklemiyoruz, hatta “Yanılmısım” diyebilmek erdeminden de bahsetmiyoruz, sadece su:
Kur’an muharref değilse, Allah’ın kelâmı ise, bizim âlimlerin goğüslerini gere gere, “On dort asırdan beri tek harfi bile değismemis tek kitab, isbu Furkan’dır; varsa misli-menendi, getirin de gorelim” diyerek kitabın “İsmet”i hakkında soyledikleri “kaim” sozler (Bkz: Kütübin kayyıme!) hakikatin ta kendisi ise “Eyvah simdi yandık iste” seklinde bir zihin zelzelesi geçirecek misiniz?
Sahi efendim, siz bu meseleleri “Hiçbir hakikat kalmasın Allah’ım dünyada nihân” diye nârâ atarak, bilim ve gerçek uğruna mı değnekliyorsunuz, yoksa “Ne yapalım abi, herkes gibi biz de ekmek derdindeyiz; medya dedikleri su apaçiler âleminde tutunmak kolay mı?”cılardan mısınız? İlk zümreden iseniz eyvallah, samimiyetin medeni dünyada ozür gotüren bir kısmı vardır fakat ikinci zümreden olup da samimiyetten ziyade isin esnaflık faslı ile alâkadar iseniz vâ esefâ!
Değmez yârenler, değmez ihvanlar, değmez bacılar, inanın ki değmez!
Yine de siz bilirsiniz; ben sahsen sizler hakkında sebb ü setm etmek için dilimi yorup günaha girmem ama su samimi olduğunu varsaydığım bilim askınıza kapak olsun diye bir daha sorayım:
-Kur’an sahih ise imân edecek misin Hemsîre?
t.alkan@zaman.com.tr
http://twitter.com/ahmetturanalkan
Atatürk’e dua okunur mu?
Elbette okunur yahû! Sadece Atatürk’e değil, Allah’ın rahmetinden baska melcei kalmamıs her Müslüman için dua ve Fatihâ okunmaz mı?
“Her renge boyandık, fıstıkî yesil mi eksik kaldı” demeyiniz; bu konuda bazı kamu gorevlilerinin gevseklik ettiği imâsında bulunan bir vekilimiz meseleyi gündeme getirmeseydi, bahse bile değmezdi fakat konunun ayrıntılarına buyrunuz birlikte eğilelim: 30 Ağustos Zafer Bayramı münasebetiyle Bakan Zafer Çağlayan ve beraberindekiler sehit mezarlarına çiçek bırakıp, kabir ziyaretine gelen sehit aileleriyle sohbet etmisler. Daha sonra sehitler için dua okunmus. Protokol de el açıp Fatiha okuyarak “Âmin” demisler. Buraya kadar iyi güzel…
Velâkin dua esnasında orada hazır bulunan CHP Mersin Milletvekili İsa Gok, gazetecilere, “Yanıma gelin ki ne diyeceğim” dedikten sonra sinirli bir edâ ile demis ki, “sehitlik ziyareti yapıyoruz. Bu sehitlik ziyaretinde 30 Ağustos Zafer Bayramı’nın kahramanı büyük onder Atatürk ve silah arkadaslarına dua okumuyoruz. Dua sırasında asla vatan savunmasından laf edilmiyor. Yalnızca Cenab-ı Allah yolunda olen sehitlerden bahsediliyor. 30 Ağustos’tan once sehitlik ziyareti varsa, bakanı, valisi, herkes buradaysa, 30 Ağustos kahramanlarına dua okunmak zorundadır. Bu ülkede Atatürk’e ve silah arkadaslarına bir rahmetten bu kadar mı korkuluyor?”
Hoppala!
Sayın vekili anlıyorum; bu vesileyle gazetelerde isminin geçmesi fırsatını ustalıkla değerlendirmistir; nitekim yukarda adını zikrederek sânına san katmıs bulunuyoruz, ne var ki talebi teknik açıdan yersiz ve mânâsızdır. İzah edelim mi:
-Atatürk’e dua veya rahmet okumak, laik devletin resmi protokolünde yer almayan bir ritüeldir; nitekim her yıl 10 Kasım’daki anma merasimlerinde resmî nitelikte bir “Fatihâ” veya dua faslı yer almaz. Bilakis vekilimize bu konuda devletin resmî kayıtlarına geçmis bir hâdiseyi ornek olarak gosterebilirim; bundan otuz sene kadar once bir ilkokulda yapılan 10 Kasım toreninde okulun yoneticisi, saygı durusundan sonra, “Atatürk için isteyenler içinden bir Fatiha okuyabilir” cümlesini ilâve edince hakkında laikliğe aykırı davranıstan sorusturma açılmıs ve zavallı yakayı zor sıyırabilmisti. Mevsuktur, mûteber rivayettir. Gerekirse isim ve yer gosterebilirim.
-Kaldı ki 10 Kasımlarda veya sair resmi bayram ve günlerde Atatürk için devlet eli ve tesebbüsü ile mevlid okutulmak, hatim indirilmek gibi bir devlet geleneği de teessüs etmemistir; dolayısıyla herhangi bir vatandasın veya kamu gorevlisinin Atatürk’e dua etmek gibi bir resmi bir vecîbesi bulunmuyor.
-Ve onemle hatırlatmak isteriz ki, dua isleri, rahmet temennîleri, sayın vekilimize “gîran” gelse de gonüllü islerdir, zorla olmaz; buna rağmen hayli zamandan beri hasseten bizzat TRT’nin naklen yayınladığı mevlid programlarının sonunda duâhanlar, “Basta Cumhuriyetimizin bânisi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadasları olmak üzere…” diye baslayan bir girizgâhla, Atatürk’e rahmet okumayı bir nevi yarı resmî gelenek haline getirmislerdi. Sayın vekil, bu bid’at-i haseneyi devlet protokolünün icabı sayıyorsa yanılıyor olmalıdır.
-Bu millet kime nasıl dua edeceğini, sayın vekilimizden oğrenecek değildir. Mustafa Kemal Pasamız millet ve devlet büyüğüdür, istiklâlimize unutulmaz emekleri geçmistir ve elbette her hatırsinas ve vefâdar vatandasımız, sehit ve gâzilerimiz meyanında Atatürk için de rahmet temennîsinde bulunur. Atatürk’ü bu hasbî ve samimi dualardan mahrum edebilecek yegâne unsur, ancak bu gibi fevrî ve eni-sonu hesab edilmemis kuru Atatürkçülük gosterileridir.
-Toparlayalım; zorla güzellik olmaz azizim! İsteyen Anıtkabir’e gider saygı durusunda bulunur; isteyen de etrafındaki nobetçilere çaktırmadan içinden hâlisâne, “Bu da senin kulundur, affeyle ya Rabbi” niyazıyla Fatihâsını okuyup hediye eder ki bu fakir, vaktiyle yıllar once Anıtkabir ziyaretinde aynen boyle yapmıstı.
t.alkan@zaman.com.tr
http://twitter.com/ahmetturanalkan
31 Ağustos 2011, Çarsamba
Kose yazarına kız verilir mi?
Bir yazarın, bir insanın kendi hakkında yazması, konusması sevimsiz; birinci tekil sahıs sigası ihtiva eden cümle kurmak tehlikeli ve yüksek derecede riskli.
Eskiler mümkün mertebe “ben” demekten kaçınır, “benlik davası”na düsmemek için cümlelerinde bu defa birinci çoğul sahıs sigâsını, yani “biz”i tercih ederlerdi.
Geçenlerde sahur vakti bir din âlimimizin sorulara cevap verdiği programda seyircinin biri diyor ki: “Cenâb-ı Hak, Kur’an’da niçin ‘biz’li cümle kuruyor da ‘ben’ demiyor?” Hoca dedi ki: “Bize ders veriyor; oyleyse ben dememeliyiz, hep biz demeliyiz.” İçimden dedim ki, “Yarabbi, su adamın aklını bana ver; ben de mutlu olayım!”
Konuyu taraftarlık meselesine getirmeye uğrasıyorum ama su “biz” sigası meselesi onemlidir. Buraya bir balmumu yapıstıralım, bilahire mevzûya doneriz insallah.
Kur’an’da Cenab-ı Mevlâ’nın niçin “biz” sigâsını sıkça tercih ettiği hakkında baska izah ve tefsirler okumustum ama insanlara “Birinci tekil sahıs sigalı cümle kurmayın zinhar” oğüdü bunların arasında yoktu, dolayısıyla bundan “Cenab-ı Hak bile benli cümle kurmamıs biz de kurmamalıyız” hükmü çıkarılması maksadını hayli asan bir yorumdur bana gore.
Evet, “bana gore” ve burada “bize gore” demek, sahsi sorumluluktan sıyrılmak gibi bir mânâ tasıyor. Siz kimsiniz kardesim; kaç kisisiniz; biz kimlerle iletisim halindeyiz? sirket mi, yazarlar topluluğu mu, “Hafazanallah Ben Demeyenler Kulübü’nün yonetim kurulu üyeleri mi? Çokluksanız teker teker geliniz ki, tanıyalım; teklikseniz niçin çokluk gibi gorünmeye kalkısıyorsunuz?
-Efendim ben çok nazik, çok kibar, ince düsünceli bir insanım o yüzden ben demiyorum, biz’i tercih ediyorum.
-Nasıl yani, su içtiğini ifade ederken nasıl cümle kuruyorsun sen simdi?
-Su içtik diyoruz!
-Ya, oyle mi, Allah lâyıkınızı versin o zaman; afiyet olsun hepinize!
Bazı yazarlar, ozellikle de genç akademisyenler pek meraklıdır bu lüzumsuz mahviyetkârlık gosterisine. “Biz bu çalısmada su metodu kullandık, su yaklasımı benimsedik…”
-Kaç kisisiniz kardesim, birden fazlaysanız teker teker gelin!
-Kalabalık değiliz efendim, sadece ben; terbiyesizlik olmasın diye biz diyorum.
-Maasallah, ne kadar da terbiyelisiniz!
-Niçin? Çünkü efendim, eğer “ben” diye cümle kuracak olurlarsa aslında “beeennn” demeye, yani “Küçük dağları ben yarattım, ufakları da bizim yakın akrabalar” demeye getirirlermis. Hocalarına karsı ayıp olurmus, zaten hocaları da ona oyle tembih etmislermis, onlar da hocalarından oyle gormüslermis…
Yeri geldi soyleyim; bir yazarın, akademisyenin, -birden fazla imza ile tamamlanan kolektif eserlerin onsozü dısında- “biz” zamiri kullanması sorumluluktan kaçmak ve sahte nezaket gosterisi yapmak anlamına gelir bana gore. Fikir beyanı sorumluluk gerektiren ciddi bir istir; bu gibi metinlerde “ben” sigasını vurgulamak, sorumluluğu üstlenmek demektir.
- Kim karıstırdı bu herzevekilliği, denildiğinde sağına soluna bakmadan, “Bana aittir, sorumlusu benim” diye o fikri, yanlıs veya eksik de olsa sahiplenmektir.
Bazı okuyucular (!) var, elestiri mektuplarını hem anonim derecede tanınmayacak bir adres üzerinden gonderiyorlar, hem de isim yazmaktan çekiniyorlar. Onlara, aslında bir fikir sahibi olmadıklarını ve bu gidisle asla olamayacaklarını anlatmakta zorlanıyorum, çünkü aslında bir kimlikleri yok. Yüz bin kisilik stadyumda hapsırdığı için utanan birini andırıyorlar. Elestirisi doğru ve haklı olsa bile fikrinin değerini ve itibarını zedeliyor boyleleri.
İsim sahibi olmak, sorumluluk sahibi olmaktır. Yetiskinler, eylemlerinin sorumluluğunu üstlenir ve sırtlarında tasırlar; gerektiğinde savunur, gerekmediğinde “Yanlıs yapmısım, hatalı düsünmüsüm” diye onları terkedebilirler ama isim ve kimliğini gizleyerek fikir yürütmeye kalkısanlar bana hep, kalabalık yerlerde ve gürültülü ortamlarda bir “kabahat” isledikleri zaman,
- Nasıl olsa duyulmamıstır, hissedilmemistir, güvenciyle kendini mazur gorenlerin safdilâne ozgüvenlerini hatırlatır.
Gelelim taraftarlık meselesine; ismini saklamayan bir okuyucum geçen hafta, Futbol Federasyonu’nu elestiren bir yazıma tepki gosterdi ve su meâlde bir sey yazdı: “Eğer bu hadiseler Galatasaray’ın basına gelse, yine hakperest olabilecek miydiniz bakalım?” Cevaben bu okuyucuma kendisine teessüf ettiğimi yazdım; o da ozür diledi ve is kapandı ama bunca seneden beri “kotü taraftarlık” hakkında yazdığım on civarındaki yazının kuma düsmüs bilye tanesi gibi hiç ses çıkarmamıs olmasına üzüldüm. Elbette her okuyucu, yazarın geçmisini, daha onceden yazdıklarını ve sahsiyetini tanımak zorunda değil ama soyle bir akıl yürütmenin imkânı beni çileden çıkarıyor, itiraf ediyorum:
- Bu adam TFF’nin kararlarıyla dalga geçiyor; TFF kararları FB’nin isine geliyor; bu adam zaten GS’li imis; demek ki fırsat düskünlüğü yapıp, aradan FB’ye çakmaya çalısıyor. GS mağdur olsaydı kesinlikle boyle bir yazı yazamazdı!
Boyle bir akıl yürütme olabilir mi? Elbette olabilir! Kose yazarlığı maalesef çoktandır, sağa sola danısılıp iyice sorusturulmadan kız verilecek bir meslek grubu olmaktan çıktı. Neler var neler! Dolayısıyla herkes, “Muzaffer vakt-i fursatta âdûdan intikaam almaz/ Mürüvvet-mend olan nâkâmi-i düsmenle kâm almaz” düsüncesini savunmuyor.
Taraftarlık meselesine gelebildik mi? Hayır gelemedik ve bu gidisle geleceğimiz de yoktur; su günlerde oyle taraftarlık (!) gosterilerine sahit oluyoruz ki, kavramın lugatlerdeki karsılığı hepten çizilse sezâdır: Adam belki hîn-i hâcette sahsi serefini, onurunu, dinini, vatanını, ailesini, sülâlesini bu derece derin bir inanç ve ofkeyle savunamaz fakat tutkunu olduğu renklerin kulübü ve yoneticileri soz konusu olduğunda bir anda çılgına donüveriyor. oyleyse taraftarlık bizim bildiğimizden farklı, bambaska bir seydir ve son bulgular ısığında galiba yeniden tarif edilmesi gerekiyor.
Yeni taraftarlık kavramı vatana, millete ve takımını her seyden, hatta hakikatten bile çok sevenlere armağan olsun; ben onların arasında olmayacağım, baldırımda hafif çekme olduğu için düz kosuyla idare ederim bundan sonra…
t.alkan@zaman.com.tr
http://twitter.com/ahmetturanalkan
21 Ağustos 2011, Pazar
Son feodal Kürt ağası: PKK
-Neler oluyor hocam; fikrimiz allak-bullak oldu. Tam çozüme yaklastık zannederken?..
-İlginç tecelliler var Çekirge; onları gorebilirsek daha sâkin düsünebiliriz. Meselâ: Güneydoğu teror cinayetiyle sarsılırken, diğer yerlerde fiilen sükûnet hâkim. Evet, sehit ailelerinin hânesinden ciğer yanığı dumanı yükseliyor ama yine de olçüsüz, fevrî tepki yok. sehit yakınlarına dikkat ettin mi? Bu insanlardaki vakarın, devlet kavrayısının kırkta biri devlet ricâlinde olsa yeterdi. Müthis bir olgunluktur bu. Kayda geçsin. Kürtlerle Türkler arasında sosyal patırtı çıkmıyor; bu çok onemli bir “Elde var bir” unsurudur ve çok değerlidir. Vaktiyle “Biz zaten çozümün ortasında yasıyoruz; küçük detayları kolay hallederiz” demistim, yine aynı fikirdeyim. Kürt meselesi dediğimiz sey, aslen küçük detaylardır ve onları kolayca onarabiliriz; Kürtlerin daha fazla hak kazanması Türklerin yerini daraltmaz; nitekim gelismeler o yondeydi fakat Kürtlerin, en son ve en hunhar feodal ağası PKK ve civarında golgelenen teferruat kurulusları -maalesef buna siyasi partileri de dahil-, çozümün mümkün olduğunu ve ozellikle hükümetin kararlılığını farkedince iftar soframıza kan akıttılar. Can acıtıyor ama fotoğrafın tamamını gormemize de yardım ediyor. Türklerle Kürtler arasında büyük mesele yoktur, Kürt’le Türk her yerde beraber, yan yana yasıyor zaten; olsa zaten su birkaç gün içinde basınımızın yoğun propaganda yüklemesi esnasında gorünürdü. PKK’lı feodal ağalar, zeminin ayaklarından kaydığını gordüler ve otedenberi yapabildikleri tek seyi yine yaptılar; cinayet! PKK, Kürtlüğün son feodal derebeyidir ve tasfiye edilmek üzeredir; sehirli Kürtler bitirecek isini PKK’nın; çünkü saçma-sapan, tasınmaz ve savunulamaz bir duruma düsürmüstür kendini. Bu esnada Kürt meselesinin bir mağduriyet ve hak arama mücadelesinden ibaret olmadığı, baskaca uluslararası güçlerin, bazı bolge ülkelerinin en kullanıslı avadanlığını teskil ettiği de ortaya çıktı. Çok maskatlı İsviçre çakısı gibi bir sey bu. Türkiye’ye kim tekme atmak istiyorsa PKK gisesinde kuyruğa girip bilet alıyor. Kürt meselesi, isin kamuflajı gibi kaldı. Bu kadar çok fonksiyonlu bir orgütün, Bolücübasısı yakayı ele verdi diye dağılacağını ummak, bizim safdilliğimiz idi. Dağıtmadılar, hatta dağılıp sirâzesi bozulmasın diye Bolücübasını tutup bize muhafaza ettirdiler ki dehâ çapında bir siyasî projeydi tasarlayanlar açısından; bizim açımızdan ne mânâ ifade ettiğini soylemeye dilim varmıyor. Hatırlar mısın, defalarca sorduk bu soruyu; nedir bu avukatların haftalık gorüsme komedisi diye? O makyajın boyası aktı. Bizimkilerin, Bolücübasını hâlâ otorite sahibi zannederek siyaset gelistirmesinin yanlıslığı yüzümüze vuruldu.
-Hmm…
-Bir nokta daha var soylenmesi gereken; bizim haber kuruluslarımız, haber sehveti, atlatma rekabeti ile olsa gerek çok kotü yayınlar yapıyorlar. PKK uzantısı olsalar bu kadar moral bozucu yayın yapamazlardı. Bilmeliler ki katiller, haberleri zaten bizim TV’lerde ballandırılarak yayınlansın diye o eylemleri yapıyorlar. Basında bir sürü meslek kurulusu var; hiçbirinin gıkı çıkmıyor.
-Sansür…
-Ne ilgisi var sansürle? Senin yaptığın haberle katilin yüreği yağ bağlıyorsa yapmayacaksın, gostermeyeceksin; milletin mâneviyatını çokertip, ofkesini artırıyorsun. Yapma, biraz vakar sahibi ol. Düsmanını güldürme; biraz ağırdan al!
-Peki ne olacak?
-Bir: Devletin PKK ile silahlı çatısma üslubunu hızla değistirmesi lâzım; PKK bu değisikliğe fırsat vermeden bastırdı ama, eskisi gibi mücadele etmenin mânâsı yok, bu gorülüyor. Devlet çatısmada mutlaka caydırıcı ve hukuk tesis edici olmalı. İki, mâsum ve sessiz büyük Kürt kitlesinin PKK ile arasına mesafe koyacağı, tepki gostereceği bir eylem biçimi gerekiyor. Boyle bir tepki PKK’yı ufaltır, bitirir.
t.alkan@zaman.com.tr
http://twitter.com/ahmetturanalkan
20 Ağustos 2011, Cumartesi
sevval ayında altı gün orucu…
sevval ayında oruç tutmak, hadislerdeki tesvikten sonra teravih namazı gibi sevaplı bir ibadet olarak hep ilgi gormüstür.
Nitekim Efendimiz (sas) Hazretleri, sevval ayı orucunun bir sene nafile oruç tutmus gibi sevaba vesile olacağını duyurduğu hadisinde soyle buyurmustur:
- “Kim oruçla geçirdiği Ramazan ayından sonraki sevvâl ayında altı gün oruç tutarsa bütün seneyi oruçla geçirmis gibi olur!” (Müslim-Tirmizi)
Demek ki, bir aylık Ramazan orucundan sonra sevvâl’de de altı gün oruç tutarak orucunu otuz altıya çıkaran kimse, bütün seneyi oruçlu geçirmis gibi sevaba layık gorülmektedir.
Hadisi yorumlayanlar bütün seneyi oruçla geçirmis gibi sevap almanın açıklamasını soyle yapmaktalar:
- Ramazan boyunca oruç tutan insan, her orucuna on sevap almıssa yekûnu üç yüz eder. sevvâl ayında tuttuğu altı orucuna da altmıs sevap alınca eder üç yüz altmıs. Yani bir sene… Dolayısıyla hadisin isaret ettiği (kameri) seneyi oruçlu geçirmis gibi büyük bir sevaba ulasma hali soz konusu olur.
Aslında ibadetlerdeki sevap çokluğu konusunda esas olan, o ibadeti ihlasla yapmak, vesveseden uzak bir istek ve ümitle ona talip olmak. Bazen samimi bir niyetle yapılan oyle iyilikler, ibadetler olur ki, yapanın gonlünde duyduğu derin istek ve sâfî ihlas yüzünden 360 gün değil, belki 360 senelik nâfile ibadet sevabı bile kazanabilir. İhlas ve samimiyet meselesidir bu… “İhlas ile kim ne isterse Rabb’imiz verebilir.” Onun için Müceddid’üz-zaman’ın sozü hep tekrar edilegelmistir. Der ki:
- Zerre kadar ihlaslı amel, batmanlarla ihlassız amele müreccahtır, tercih edilir.
‘Âdetleri bile ibadete çeviren niyetlerdeki bu samimiyet ve ihlasın’ onemini geçmiste verdiğim bir misalde soyle bir ornek ile arz etmistim. Çolün ortasında giden bir yolcu düsünmüs ki:
- Bu dümdüz yolda yaslı bir adam ve çocuk bineğine binmek istese, üzerine basıp da yukarı çıkarak hayvanına binebileceği bir basamak yoktur. oyle ise su tepedeki kayayı yuvarlayıp yolun kenarına getireyim de, yolda yürümekte olan yaslı ve çocuklar hayvanlarını tasın yanına çekip üstüne çıkarak kolayca binme imkânı bulsun, sevabı da bana olsun.
Adamın bu hâlis niyeti sebebiyle Rabb’imiz ondan razı olmus, istediği sevabı ihsan eylemis.
İste boyle güzel bir niyetle getirilen tası yolun kenarında goren bir baska yolcu da düsünmüs ki:
- Bu kayayı buraya getiren kimse ne kadar da yanlıs bir is yapmıs. Hiç düsünmemis ki, buradan gozleri gormeyenler geçer, gece karanlıkta fark edemeyenler tasa takılıp yere düserler. su tası buradan yuvarlayıp uzaklastırayım da kimse takılıp yere düsmesin, sevabı da bana olsun…
İste bu adam da halis bir niyetle tası buradan uzaklastırdığından dolayı sevaba nail olmus. Her ikisinde de niyet hâlis, yorum makul.
Biz de sâfi bir niyetle altı gün orucumuzu tutarsak, belki Rabb’imiz bu niyetimize, bu bağlılığımıza bütün seneyi oruçlu geçirmis gibi sevaplar ihsan edebilir. Rabb’imizin sınırsız rahmetine kimse sınır koyamaz, diye düsünsek yanlıs olmaz.
- “Bu altı gün orucun arka arkaya bitisik mi tutulması gerekir, yoksa aralıklı olarak tutulsa da olur mu?” sorusunun cevabı: Bitisik olması sart değildir, ay boyunca aralıklarla tutulması da yeterli olur. Hatta pazartesi persembe günleri de tutulabilir, seklinde olmaktadır.
Ayrıca: ozellikle hanımların Ramazan içinde tutamadıkları borç oruçları varsa, once o borç oruçları tutmak daha isabetlidir diyenler de vardır. Çünkü once farz olan borçtan kurtulmak onemlidir, denmektedir.
sayet bu borçlar tutulurken vakit geçer de altı gün nafile orucuna fırsat bulunamazsa muhtemeledir ki, borç olarak tutulan oruçlar da sevvâl orucu sevabını da kazandırabilir, diye beklemek de mümkündür. Rabb’imizin sınırsız rahmetinden boyle ikram ümit etmek yanlıs olmasa gerektir.
a.sahin@zaman.com.tr
07 Eylül 2011, Çarsamba
Müslümanlığımız omür boyudur, bir aylık değil!
Yasadığımız Ramazan-ı serif, bizlere fevkalade değerli alıskanlıklar kazandırıyor, dinî titizlik ve hassasiyetler elde etmemize sebep oluyor.
oyle ki çoğu insanlar Ramazan’da kazandıkları bu onemli dinî ask ve sevke ruhu gibi sahip çıkıp benimsiyor, bir daha bırakmaksızın omür boyu dindarlığını sürdürme bahtiyarlığı kazanıyor. Boylece ebedi hayatını bir Ramazan vesilesiyle kurtarma mutluluğuna kavusuyor.
Ne var ki herkes boyle bir suura sahip çıkamıyor, bir de bakıyorsunuz ki Ramazan boyunca kazandığı çok değerli dinî hassasiyetini Ramazan’dan sonra bayramlık elbise çıkarır gibi çıkaranlar da oluyor, Ramazan oncesi eski ilgisizlik ve bilgisizliğine tekrar donüyor, sanki Ramazan’da hiçbir dinî hassasiyet kazanmamıs gibi ibadetsiz ve itaatsiz hale kendinî bırakabiliyor.
İste bu eski ihmal ve ilgisizliğe tekrar donüs, fevkalade acı ve düsündürücü oluyor.
Halbuki Allah Resulü Efendimiz’in (sas), Ramazan sonrasında eski ihmale düsmemek için yaptığı ikazlarının bizi düsündürmesi gerekiyor. Buyuruyor ki:
- Allah için yapılan ibadet ve amellerin en makbulü, en devamlı olanıdır! İsterse o devamlı amel az olsun; yeter ki devamlı olsun! Yani Ramazan’a mahsus kalmasın.
Diyelim ki, bir insan Ramazan boyu bes vaktine bes daha ilâve etmis, elinden tesbihini, basından takkesini düsürmeyen bir sofu insan hâline gelmis, ama bu titizlik ve dikkat, sadece Ramazan ayına mahsus kalmıs, Ramazan’dan sonra tesbihler, seccadeler sandığa, dinî titizlik ve hassasiyetler de gelecek Ramazan’a bırakılmıs…
İste bu tutum, Allah yanında makbul olan tutum değildir. Allah’ın insanlara ihsan ettiği el, ayak, goz, kulak akıl nimeti nasıl sadece Ramazan ayına inhisar etmiyor, omür boyu insan onları kullanıyorsa, Rabb’inin emirlerine olan bağlılığı da Ramazan ayına mahsus kalmamalı, omür boyu devam edip son nefese kadar sürmelidir.
Hatta bu dinî mükellefiyetler bizde hava, su gibi vazgeçilmez ihtiyaç haline gelmis olmalıdır. Nasıl insan havasız, susuz yasayamazsa, biz de dinî mükellefiyetlerimizi yerine getirmeden yasayamaz hâle gelmeliyiz.
Kendinî İslâmi hayata boylesine alıstıran bir mümin, dindarlığını Ramazan’a inhisar ettiremez, Ramazan’dan sonra gomlek çıkarır gibi dinî hayatı çıkarıp eski gaflet gomleğini giyer hale gelemez. Belki Ramazan’da kazandığı güzellikleri benimser, onunla omür boyu dinî hayatını sürdürme bahtiyarlığına kavusmus olur.
Onun için ‘Ramazan gitti, dinî hayat bitti’ denemez. Ramazan gider; ama dinî hayat devam eder. Çünkü biz sadece Ramazan Müslüman’ı haline gelemeyiz.
Süleymaniye bas imamı merhum Sadık Efendi’nin verdiği su Ramazan Müslüman’ı misalini her bayramda acı bir tebessümle hatırlarım.
Bayram namazından sonra yaklasan biri, elini opmek istediği hocaefendiden helallik isteyerek der ki:
- Hocam, ay boyunca teravihimizi kıldırdınız, hakkınızı helal edin. Gelecek Ramazan’da yine gorüsmek üzere haydi Allah’a ısmarladık, kalın sağlıcakla!..
Bayram namazında camiden boyle ayrılan zat, muhtemelen omzunda seccadesi, basında takkesi ve elinde de tesbihiyle evinin yolunu tutar, kapıya gelince de seslenir:
- Hanım al su seccadeyi, takkeyi, tesbihi.. sandığın en derin yerine sakla. Gelecek Ramazan’da bunlar bana yine lazım olacaktır. O zaman hepsini de eksiksiz isteyeceğim senden…
Evet bu tip Müslümanlık, Efendimiz’in (sas) tavsiye buyurduğu Müslümanlık değildir elbette.
- “Efdalül amali edvemüha!” Amellerin efdali devamlı olanıdır, Ramazan’a mahsus kalıp da kesileni değildir…
Bu itibarla bizler Ramazan Müslüman’ı gorüntüsüne giremeyiz. Bizim Müslümanlığımız omür boyu, son nefesimize kadar devam eder insallah…
a.sahin@zaman.com.tr
31 Ağustos 2011, Çarsamba
Ne kadar paraya ne kadar zekât vermek gerekir?
Bu günlerin en çok merak edilen soru ve cevapları:
Soru: Ben küçük çapta ticarete baslamıs yeni bir esnafım. Bana zekat düser mi düsmez mi bilemiyorum. Zekat düserse ne kadar paraya ne kadar zekat vereceğimi de kestiremiyorum. Bu konuda bilgi verebilir misiniz?
Cevap: Zekat, fazla parası olanın üzerine farz olan bir mali ibadettir. oyle ise once zekat verecek kadar fazla paraya sahip olup olmadığınızı tespit edeceksiniz. Bu tespitin de en alt sınırını soyle inceleyeceksiniz:
-Aile olarak temel ihtiyaçlarınızı karsıladıktan sonra geride bir senedir bekleyen (80) gram altının karsılığı sayılan sekiz bin lira kadar bir paranız var mı? Bir senedir bekleyen bu kadar bir paranız varsa, zekat vermesi gereken zenginlerden sayılırsınız. Yalnız bu para, bazen evde bekleyebilir, bazen bir finans kurumunda, ya da dükkanda sermaye, vitrinde mal olarak da bulunabilir.. her nerede olursa olsun zekatı verilmesi gereken paralardır bunlar. Diyelim ki, kasada su kadar para var. Vitrindeki malın tutarı da su kadar. su kadar da müsteride alacağınız var, su kadar da borcunuz mevcut. Bunların hepsini de topladıktan sonra meydana gelen yekundan borcunuzu çıkaracaksınız, kalan miktar en azından sekiz bin lirayı buluyor, ya da geçiyorsa zekat zengini sayılırsınız. Bu paranın her bin lirasına (25) lira zekat takdir edip yoksulun hakkını hemen vermeniz gerekecektir.
Kısacası: Zenginlik sınırı (80) gramı geçen altınla, bunun tutarı olan sekiz bin liradan baslamaktadır. İhtiyaç fazlası sekiz bin lirası bulunan kimse, zekat verme mutluluğunu yasayacak imkana sahip olduğunu düsünmelidir..
Soru: Müsteri üzerindeki alacağımın da zekatını verecek miyim?
Cevap: Alacağınızı sağlam alacak, odenmesinde süphe olan zayıf alacak diye ikiye ayırabilirsiniz. Sağlam alacağın zekatını hemen vermeniz gerekir, süpheli alacağın zekatını da alınca verirsiniz..
Soru : Zekat ihtiyaç fazlası paraya lazım gelir, sozünden neyi anlamak gerekir? Aldığımız maasımıza, cebimizde harcayacağımız harçlığımıza da zekat vermek gerekir mi?.
Cevap: Cebinizde ihtiyaçlarınızı karsılamak üzere hazır bulundurduğunuz harçlığınıza, maasınıza, borcunuzu odemek için beklettiğiniz paranıza zekat vermek gerekmez. Çünkü bunlar bir senedir bosta bekleyen ihtiyaç fazlası para değildir. Tam aksine her ay, hatta her an harcayabileceğiniz ihtiyaç paralarıdır.
Soru : Oturduğum evim, kirada dükkanım, bindiğim arabam var. Bunlara zekat vermem gerekir mi?
Cevap: Oturduğunuz eve, kullandığınız arabaya, kirada olan mülke zekat vermek gerekmez. Ancak varsa bunların getirdiği paraya zekat vermek gerekir. Bunlar sahibini sadece fitre zengini yapmıs olur o kadar.
Soru: oğrencilere verdiğimiz burslar zekat yerine geçer mi?
Cevap: Elbette.. Yoksul oğrenciye verilen burs, ülkemiz için iyi bir eğitim alıp hayırlı bir nesil yetismesine hizmet eden onemli bir destektir. Bu itibarla, okuyacak oğrenciye verilen burs adındaki zekatlar tam yerine verilen yardımlardır. Hatta Osmanlı’da okuyana, okutana muhtaç olup olmadıkları sorulmadan zekat verilir, okuyan oğrenci, yahut da okutan hoca olmasını, yardım edilmesi için yeterli goren alimler bulunurdu..
Soru: Oturacak ev, binecek araba almayı düsünüyorum. Yahut da hacca gitmek istiyorum. Bunlar için ayırdığım paraya da zekat vermem gerekir mi? Bunlar borçtan sayılmaz mı?
Cevap: Sadece bunlara niyet emekle borçlanma kesinlesmis olmaz. Bekleyen bu paraya da zekat gerekir. Ancak anlasma yapılmıs da borçlanma kesinlesmisse, kesinlesen borca zekat gerekmez.
Soru: Zekat ve fitre verirken açıkça soylemek gerekli mi?
Cevap: Zekat ve fitreyi verirken açıkça soylemek gerekmez. Verenin niyetini Rabb’imizin bilmesi yeterlidir, alanın bilmesine gerek yoktur. Ancak eskiden yaptığı yardımları hatırlayarak onları sonradan zekata saymak geçerli olmaz. Verirken zekat niyetiyle vermis olmak gereklidir.
a.sahin@zaman.com.tr
24 Ağustos 2011, Çarsamba
Dis tedavisi, goze, kulağa, buruna ilaç damlatmak, astımlının spreyi, iğne orucu bozar mı?
1: Dis doldurtmak, kaplatmak, çektirmek gibi tedavilerde boğazdan asağıya, bedenden içeriye bir sey gitmezse oruç bozulmaz.
Çünkü orucu bozacak herhangi bir madde ne boğazdan asağıya kaçmıs ne de bedenden içeriye geçmistir. Ancak, disi çektirmek için dis koklerine morfin iğnesi vuruluyor da dis etlerine yayılıyorsa (ki boyledir) bununla bir gorüse gore oruç bozulmaz, bir diğer gorüse gore bozulur. Bu sebeple, oruçlu iken morfinli dis çekimini iftardan sonraya bırakmakta (süpheden kurtulmak için) isabet vardır. Acil bir durum yoksa tabii.
2: Goze, burun ve kulağa damlatılan ilaç orucu bozar mı?
Bu konuda farklı tıbbi gorüsler vardır. Bir gorüse gore, goze, zarı delik olmayan kulağa damlatılan ilaç orucu bozmaz. Ancak buruna akıtılan ilacın yemek borusu ve mideyle bağlantısı bulunduğundan dolayı mideye doğru akacak kadar çok olması halinde orucu bozabileceği gorüsü ağırlık kazanmaktadır. Bu itibarla, buruna akıtılan ilaç (bulastığı burun içi cidarlarda kalır da, karın bosluğuna akacak kadar çoklukta olmazsa) orucu bozmaz. Ayrıca goze lens taktırmak da orucu bozmayacağı gibi abdest ve gusle de mani olmaz. Çünkü gozün içi abdest ve gusülde yıkanması farz olan bedenin dıs kısmından değildir. Bunlar için Diyanet ilmihaline de bakılabilir. S. 409
3: ozel halde iken oruç tutamayacağından dolayı ilaç alıp da âdetini Ramazan’dan sonraya tehir ettirmek caiz olur mu?
Caiz olsa da sıhhi açıdan uygun olmayabilir. Çünkü her bünye bu ilacı almaya müsait olmamaktadır. Bununla beraber sahabe efendilerimizin zamanında boyle ilaç kullananlar olmus, Efendimiz (sas) bunlara mani olacak bir yasaklama da koymamıstır.
4: Dudak ve tırnaktaki boya orucu bozar mı?
Dudaktaki boyanın sokülüp de parçası boğazdan asağıya inmesi halinde orucu bozacağı bilinmektedir. Boyle bir yutma soz konusu olmazsa ister ruj, isterse baska boya sürmekle oruç bozulmaz. Ancak bunlar abdestin, guslün sıhhatine mani olacak derecede tabaka teskil ederler de altına suyu geçirmezlerse olumsuz bir durum o zaman soz konusu olabilir. Kına gibi tabaka teskil etmiyorlarsa bir mahzur soz konusu olmamaktadır.
5: Astımlı hastaların kullandığı sprey orucu bozar mı?
Nefes almakta zorluk çeken astımlının boğazına pompaladığı sprey orucu bozmaz!.
Çünkü bu bir hayati ihtiyaçtır. Üstelik yutulan hava zerrecikleri içeriye gittiği doğru olsa bile mideye ulasmadığı ve susuzluk ihtiyacını karsılamadığı da ileri sürülmektedir. Bu sebeple astımlının nefes almayı kolaylastıran hava pompalamasının orucu bozmayacağı yolunda Diyanet’in fetvası da vardır..
6: Hastanede muayene olmak zorunda kalan kimse, oruç bozduracak durumlarda kalacağını biliyorsa, aksamdan oruca niyet etmese daha uygun olmaz mı? Çünkü muayenede oruç bozduracak ilaçlar içmeye mecbur kalabiliyor hasta.
- Hastanede orucu bozduracak seylerin olacağını biliyorsa o gece oruca niyet etmeyebilir. Dolayısıyla ertesi günkü tedavi sırasında oruç bozucu hallerden dolayı da oruç bozmus sayılmaz. Ancak niyet etmediği bu orucu sonra kaza eder. Ama tedavinin Ramazan’dan sonraya kalmasında mahzur gormüyorsa o zaman beklemesinde isabet olduğu soylenebilir.
7: Oruç tutmalarında bir sakınca bulunmayan seker hastalarının oruçlu iken mecbur oldukları (insülin) iğnelerini yaptırmaları oruçlarını bozmaz. Çünkü bu iğneye mecburdur seker hastası. Ancak diğer iğnenin orucu bozduğu gorüsü kuvvetlidir. Bu sebeple mecbur kalmadıkça damardan ve kabadan vurulan iğneleri iftardan sonraya bırakmakta isabet vardır. Acil durumda mecbur kalır da bu iğne yapılırsa kefaret değil sadece kaza gerekir. Boylece büyük bir zorluk da soz konusu olmaz.
a.sahin@zaman.com.tr
10 Ağustos 2011, Çarsamba
Oruç tutan irade kahramanları ve tutamayan mazeret masumları!..
Rabb’imiz sonsuz merhamet sahibidir.
Bütün sene boyunca verdiği nimetlerine karsı serbest bıraktığı biz kullarını, bir aylık oruç ibadetiyle mükellef kılmıs, hem sıhhatlerini kazanmaları hem de sahip oldukları nimetlerin farkına varmaları için günahlarının affına sebep olacak bir irade imtihanına tüm kullarını tabi tutmustur. Bu irade imtihanında zaaf gostermeyip oruçlarını tutanlar çok sey kazanırlar, hiçbir sey kaybetmezler. Tutmayanlar ise hiçbir sey kazanmazlar; ama (ebedi hayatları adına) çok sey kaybederler. Bunun için nefse ve seytana uymayan irade kahramanları, Ramazan-ı serif’in sanına ait hürmeti çiğnemeyerek tüm Müslümanlarla birlikte oruç tutarlar, yine herkesle birlikte iftar eder, bayrama ulasırlar.. Boylece bir aylık irade imtihanından yüz akıyla çıkar, sükür duyguları içinde hep birlikte bayram yaparlar…
Bununla beraber, yine sonsuz merhamet ve sefkatin sahibi Rabb’imiz, kullarının oruç tutamayacak derecede mazereti olanlarını da ayırır, onlara oruçlarını ileride ozürleri geçince tutma izni de verir.
- Kimler Ramazan’da herkes oruçlu iken oruçlarını tehir etme iznine sahip olan mazeretli masumlar? Bunları kısaca soyle sıralayabiliriz.
1- En basta oruç tutacak yasa erismemis küçük çocuklar: Bunlar ergenlik yasına ulasmadıkça oruç tutmakla yükümlü olmazlar. Tutarlarsa sevabı, onları alıstıranlara da samil olur. Mükellefiyet yasının son sınırı, on bes yas denmisse de esas yükümlülük, kızlarda ozel hal, erkek çocuklarda ihtilam olma durumunun baslamasıyla kesinlesmis olur. Bu tespitler yapılamazsa on bes yas son mükellefiyet yası olarak kabul edilir.
2- Oruç tutma gücünü kendinde bulamayan yaslılar: Bunlar oruç tutmaları halinde halsizlikleri daha da artarak zor durumda kalacaklarsa tutmazlar. Bu yaslıların maddi imkanı müsait olanları, tutamadıkları her oruç basına birer fitre verirler yoksula. Oruçlarını yoksula verdikleri bu fitre miktarı fidyelerle tutmus sayılarlar. Her oruç basına bir fitre veremeyecek durumda olanlardan ise Rabb’imiz onu da bağıslar, borçlu da kalmazlar.
3- Yaslı değil, fakat hasta olanlar: Oruç tutacak olurlarsa hastalıkları fazlalasacak, sıhhatleri daha da bozulacaksa sıhhatine kavusunca tutmaya niyet ederek beklerler. İyilesince tutarlar..
4- Hamile hanımlar: Tasıdıkları çocuklarına bir zarar geleceğini düsünüyorlarsa doğumdan sonraki müsait devrede tutmaya niyet ederek oruçlarını tehir ederler.
5- Doğumdan sonra çocuk emzirmekte olan anneler: Oruçlu iken sütün azalacağını, emen çocuğun ya da annenin zarar goreceğini düsünüyorlarsa oruçlarını tehir eder, sonra tutarlar.
6- Her ay belli günlerdeki ozürleri baslamıs bulunan hanımlar: Bunlar da oruçlarını bu halleri baslayınca bırakırlar; bitince baslarlar. Bu ozürlerini baslatmamak için onceden ilaç almaya mecbur değiller.
7- Seferde (yolcu) olanlar: Oruç günlerinde doksan kilometreden az olmayan yolculuğa çıkmıs bulunanlar, tutarlarsa sevaplısını tercih etmis olurlar, tutmazlarsa verilen ruhsattan istifade etmis sayılırlar, vebale girmis olmazlar.
Orucun ilk günlerinde en çok karsılasılan unutarak oruç bozmanın hükmüne de kısaca bir isarette bulunalım:
- Oruç, sabaha karsı imsak dakikasının girmesiyle baslar, aksam da iftar dakikasının girmesiyle biter. Bu giris ve çıkıs sınırları içinde oruçlu bulunan insan, yeme, içme gibi orucu bozucu hallerden kesinlikle uzak durur. Ancak unutarak orucunu bozacak olursa hatırladığı anda hemen ağzındakini dısarıya çıkarır, orucuna yine devam eder. Çünkü Rabb’imiz unutarak oruç bozmadan sorumlu tutmuyor kullarını. Ancak unutan insan nasıl olsa orucumu bozdum diyerek yemeye devam etmemeli, hemen ağzındakini çıkarıp orucunu sürdürmelidir. Hatırına geldiği halde orucum bozuldu diye yemeye devam eden adam, o orucu sonra tekrar tutmaya mecbur olur. Hatta kefaret cezası gerekir diyenler bile vardır. Onun için dikkatli olunmalıdır.
Bu konularda genis bilgiler sunmaya çalısacağım ay boyunca..
a.sahin@zaman.com.tr
03 Ağustos 2011, Çarsamba
Solculuk ve Kürt siyaseti
Cumhuriyet’in tek adam kültünü yücelten otokratik karakteri, sadece vesayete dayanan bir rejim yaratmadı, soz konusu vesayet sayesinde kendine ozgü bir aydın cemaati de üretti.
Cumhuriyet’in aydınları devlet sorumluluğu tasıyan, yonetime sükran duygusu içinde insanlardı. Tek parti donemi, bu dar grubun kalıpçılığı içinde yasandı. Ancak asıl ilginç durum bunun sonrasında… Çünkü çok partili, nisbeten ozgürlesmis demokratik süreçle birlikte, doğal olarak o zamana kadar dıslanmıs olan kesimin kendi aydınları ile siyasete damga vurması beklenirdi. Ama oyle olmadı. Laiklik ve onun Kemalist versiyonunun ima ettiği pozitivizm, dindarları entelektüel hayatın dısında, bir tür ‘gelisememis’ beyinler olarak tanımlıyordu ve İslami kesimin de bu algıyı değistirecek itici ve tasıyıcı düsünürleri hiçbir zaman olmadı. Düsünür olarak çıkanlar ancak kendi sosyolojik ve kimliksel çevrelerinin içinde etkili oldular, dilleri evrensellesemedi, dünyayla bağ kuramadılar ve sıradan insana hitap eden hikmetler serdetmekle kaldılar. Bu durum laik kesimdeki aydın kadroların ozgüvenini daha da pekistirdi. Dünya filozoflarını ‘bilenler’, çağın gereklerini kavrayanlar, yasanan anı asan analizler ve ongorüler yapanlar kendileriydi…
ote yandan Kemalizm sınırlı ve sığ bir ideolojiydi. Oysa entelektüel dünya sol bakısın heyecan verici tartısmalarını yasıyordu… Boylece laik kesim kendi içinden sol bir aydın muhalefeti çıkardı. Gerçi bu solun bir ucu her zaman Kemalizm’e dokundu ve laikliğin kamusal alanda dısladığı kimliklerin ‘aydın’ olma hakkı tasavvur dısı kaldı. Entelektüel açıdan hem iktidarın hem de muhalefetin aynı sosyolojik/kültürel kimliğe sıkısması, solculuğu İslami ‘tehlike’ karsısında Kemalizm’e yakınlastırırken, ancak bu ‘tehlikenin’ olmadığı zamanlarda ozgürlükçü kıldı.
Kısacası solculuk, birkaç bireysel tavır dısında, Kemalist laikliği yadırgamak bir yana ‘son kertede’ doğru buldu. Kemalizm’in devletçiliğini ise sosyalizan ve daha genis olarak anti-kapitalist bir anlayısın içinde eritebildi. Tek sorun milliyetçilikle nasıl bas edileceğiydi ve sasırtıcı olmayan bir biçimde, milliyetçiliği destekleyen ve ona karsı çıkan iki tür sol ortaya çıktı. Bugün bunlardan birincisine ulusalcılık deniyor. Laik, milliyetçi ve devletçi bir sol… Diğer kanat her üç alanda da farklı bir tutum izliyor: Basortüsüne ozgürlük verilmesini istemesiyle laiklikten, katılımcılığı savunmasıyla devletçilikten ve Kürt kimliğinin haklarını desteklemesiyle milliyetçilikten uzaklasıyor.
Ancak solculuk sadece bir tutum değil, aynı zamanda bir varolus hali. Baska bir ifadeyle kisiye kimlik sağlayan bir nitelik… İnsanlar once düsünüp, sonra bu düsüncenin ne kadar sol olduğunu sorgulamıyorlar. Aksine solun nasıl düsünmesi gerektiğinden hareketle pozisyon alıyorlar. Bu ise ideolojik çerçevesi olan bir cemaatlesmeyi ima ediyor. Çünkü solun açık bir ikilemi var: Ülkenin asıl muhalifleri onlar değil… Üstelik laiklik sayesinde iktidarın bizzat parçası ve tarafı durumundalar. Ama kendi farklılıklarını da bir sekilde anlamlı kılmak ve aktorlesmek istiyorlar. Kısacası solculuk, aktivizme dayanan bir grup siyaseti olarak somutlasıyor.
Soz konusu aktorlesme bir siyasi dile, gündelik anlamda aktivizmi tasıyacak bir ideolojik zemine muhtaç. Bunu bugünlerde otoriter laiklikten uzaklasarak yapmak islevsel değil, çünkü iktidarda AKP var ve sol bu iktidara karsı olmak ‘zorunda’. İdeolojik zeminin devletçilikten uzaklasarak üretilmesi de mümkün değil, çünkü bu ancak sınıfsal bir mücadele içinde anlamlı olabilirdi ve oyle bir ortam yok… Geriye milliyetçilik kalıyor ve üstelik o sorunun sahibi olan Kürtler muhalefet bile olmakta zorlanıyorlar. Dolayısıyla Kürt meselesi solculuk açısından münbit bir toprağı ifade ediyor. Mağdura sahip çıkan, onun adına konusan, bu sayede devlete ve hükümete mesafe alan, boylece siyasi kimliklesme yasayan bir solculuk, halen son derece popüler.
Ne var ki kendisini anlamlı kılacak siyaset arama eğilimi, ‘ozgürlükçü solun’ en güçlü olduğu addedilen ilkesel yonünü giderek tahrip etmekte. Çünkü soz konusu ilkelerin en onemlisi siddete karsı olma. Nitekim Kürt meselesinde devlet elestirisinin dayanağı da bu. Ayrıca bu soldan kime sorsak, bize barıs yanlısı ve siddet karsıtı olduğunu, siddetin siyaset ve barıs yolunu tıkadığını soyleyecektir. Ne var ki Kürt meselesinin somutuna geldiğimizde tablo muğlaklasıyor. Çünkü Kürt siyasetinin siddet tercihi karsısında konum almak, sola siyaset alanı bırakmıyor, bizzat solcunun kendisini anlamsızlastırıyor.
Eğer solculuk demokratlığın içinden üretilebilseydi, boyle bir açmaza girilmez, alınan konum siyasi kimliği yaralamazdı. Ama solun geçmisinde laiklik ve pozitivizm var… Oradan çıkacak bir cemaatçiliğin demokrat olması ise neredeyse imkânsız.
e.mahcupyan@zaman.com.tr
07 Eylül 2011, Çarsamba
Devletin ‘Kürt siyaseti’
Bir süre once Erdoğan “Kürt sorunu yoktur, Kürtlerin sorunları vardır” dediğinde haklı elestirilerle karsılasmıstı.
Çünkü her seyden once Kürtlerin sorunları devletin bu topluluğa etnik kimlikleri nedeniyle yaptığı kısıtlama, haksızlık ve düpedüz zulümden kaynaklanmakta. Diğer bir deyisle devlet onları ‘Kürt’ olarak algıladığı için bütün bu sorunlar doğdu. simdi Kürtlerin kendi ortak kimliklerini bir kenara koyarak ‘birey’ haklarıyla yetinmelerini istemek ve beklemek, hem saygısızlık hem de gerçekçi değil. Ayrıca Kürtlerin temel sorunu olan dil ‘bireye’ değil, topluluğun kendisine ait bir değer ve ancak topluluk olçeğinde yasatıp gelistirilebilir. Dolayısıyla Kürtçenin ozgürce kullanılması tek tek Kürtlerin meselesi olmanın epeyce otesinde, o toplumun aidiyet duygusunun zeminini olusturmakta.
Gelinen noktaya tarihsel açıdan bakıldığında bu tespit daha da pekisiyor. Türkiye Cumhuriyeti bir demokrasi olarak kurulmadığı gibi, vesayetçi yapısından da ancak bundan sonra kurtulma fırsatı yakalayabilecek. Bu tarihsel arkaplan, Kürtlerin tek tek asimile edilmesine, buna karsılık bir bütün olarak tüm kültürel haklarıyla birlikte yok sayılmalarına yol açtı ve ne devlet ne de çoğunluk ‘Türk’ toplumu bu durumdan gocunmadı. Dolayısıyla simdi tek tek Kürtlerin Türklerle esitlenmesi yeterli değil… Kürtlüğün de Türklükle esitlenmesi gerekiyor.
siddet siyasetinin de isin esasına donüldüğünde hem pratik hem de ideolojik açıdan devlet tarafından üretildiğini akılda tutmakta yarar var. Pratik açıdan bakıldığında geçmiste devletin siddet kullanan bir Kürt siyasetini barısçı ve müzakereci olana tercih ettiği açık. Bu alanda devlet stratejisinin askerin uhdesinde kaldığını düsünürsek, siddet tercihinin yapısal olduğunu ileri sürmek de mümkün. İdeolojik açıdan bakıldığında ise, devletin Kürtler açısından siddeti islevsel bir siyaset haline getiren bir ortamı bilerek zorladığını teslim etmek gerek. Türkiye Cumhuriyeti Devleti demokrasiyi içsellestiremediği ve kurulustan gelen bolünme/parçalanma korkusunu atlatamadığı için, insanla toprağı bağdastırabilen bir bakısa hiçbir zaman sahip olamadı. Farklılıklar müstakbel bir toprak kaybının habercisi olarak gorüldü. Bunda gayrimüslimlere yapılmıs olanların yaratmıs olduğu ve yüzlesilemeyen vicdan azabını rasyonellestirme arzusunun da payı var… Ayrılıkçılığın gerçek bir tehlike gibi gosterilmesi, muhtemel ayrılıkçılıkla suçlanabilenlerin tasfiyesini mesrulastırdı. Boylece toprakla insan iki bağdasmaz unsur haline geldi, çünkü topluma kimliğini veren topraktı. Askerin ‘vatan’ kavramına sıkı sıkıya tutunmasının nedeni, ülke sınırlarını ima etmesi değil, ‘Türklüğün’ toprakla bağlantılı kılınması, dolayısıyla toprağı koruyanın ‘Türklüğü’ yonetebilmesiydi.
Bu iki unsurun uyumu ise ancak bütün insanların bu toprağın ima ettiği kimliğe tabi olmalarıyla, yani asimile olmalarıyla mümkündü. Diğer bir deyisle devlet toprağın insana değil, insanın toprağa uyması tasavvuru üzerinde insa edilmisti. Bu durumda devletin Kürtlere ‘mesajı’ basitti: Bir donemler MHP’nin sloganı olan ‘ya sev ya terk et’, yani ya bize benzeyin ya da buradan gidin… Sorun Kürtlerin tam soze dokmeseler de, tarihsel miras olarak ‘hem size benzemiyoruz, hem de buradan gitmiyoruz’ demesiydi ve dolayısıyla da devlet açısından süreklilik arz eden bir çıbanbası olarak algılandı. Ancak Kürt siyaseti 1970′lerde gorünür hale geldiğinde bu sorun devlet açısından daha da büyüdü. Çünkü devletin koyduğu sınırlar veri alındığında Kürtlerin onünde iki yol gozüküyordu: Ya buradan gitmek ve giderken toprak da gotürmek, ya da burada kalmak ve farklı kimliğini hukuki zemine oturtmak.
Boylece T.C. Devleti kritik bir yol ayrımına geldi… Her iki çozüm de ona uygun değildi. Birinci yol Türkiye’nin küçülmesi, ikincisi ise bir demokrasi olmasıydı ve askerler her ikisine de karsıydılar. Kürtlerin asimile olmalarının mümkün olmadığı anlasılınca, topraksız gitmelerini sağlamak üzere bir strateji gelisti. Kısacası Kürtlerin ‘toprak isteyen’ bir konuma oturması ve boylece devletin Kürt kimliğine iliskin talepleri gayri mesru kılabilmesi istendi.
Bu amaçla diğer Kürt siyasetleri değil, PKK desteklendi… PKK’nın diğer Kürt siyasetçileri oldürmesine ses çıkarılmadı. Askerin bir bolümüyle PKK arasındaki ruh benzerliğinin geçmisi bu ortak yararcılığa dayanıyor. Kürt siyasetinin ayrılıkçılığa itilmesiyle paralel olarak, devlet bu siyasetin siddet üzerinden olusmasını da bizzat kendi siddetiyle tetikledi. Ne yazık ki Kürtlerin içindeki ongorülü kisiler zaten tasfiye olmustu ve boylece devletin davetini kabule hazır, siddeti bayraklastıracak bir anlayıs Kürtleri kendi tahakkümü altına alabildi. oyle ki bugün devlet demokrasi olmak isterken bile, Kürt siyaseti hâlâ vesayetçi ortamın kodlarından kurtulamıyor.
Burada kalmak ve kendin olmak artık mümkün… Üstelik Kürtler de bunu istiyor… Ama siddet sürüyor. Çünkü alternatif yol demokrasi olmak ve aslında Kürt siyaseti de, aynen devlet gibi demokrasiyi yadırgıyor.
e.mahcupyan@zaman.com.tr
01 Eylül 2011, Persembe
Antibakteriyel sabun ve dis macunlarına dikkat!
Antibakteriyel, anneler için adeta sihirli bir kelime. Bunlar sayesinde çocuklarını mikroplara karsı koruduklarını zannederler. Oysa bu ürünlerin günlük hayatta kullanılması düsündüğümüz kadar faydalı değil.
Ev temizlik ürünlerinde, parfümlerde, kırtasiye malzemelerinde, hatta ilaçlarda, yiyeceklerde ve içeceklerimizde bulunan binlerce katkı maddesinin insan sağlığına zararları her geçen gün daha iyi anlasılıyor. Hepimizin her gün kullandığı sayısız üründe bulunan ve insan sağlığı için ciddi tehlike olusturduğundan süphe edilen maddelerden biri de “triklosan” isimli kimyasaldır.
Triklosan nedir?
Triklosan, mikrop bulasmasını onlemek veya azaltmak için ozellikle antibakteriyel sabunlar, dis macunları, deodorantlar, tıras losyonları, kozmetikler ve baska pek çok ürüne katılan bir maddedir. 2001′de yapılan bir arastırmaya gore triklosan ve ona benzer bir ürün olan triklokarbon Amerika’da sıvı sabunların yüzde 76′sı ve kalıp sabunların yüzde 26′sında bulunuyor. Bu oranların bugün çok daha yüksek olduğu tahmin ediliyor.
Son senelerde mutfak aletleri, oyuncaklar, yatak takımları, çoraplar, elbiseler, alısveris torbaları, bilgisayar klavyeleri gibi ürünlerde de yaygın olarak kullanılmaya baslandı.
Triklosanın sağlığa zararları
Triklosan ihtiva eden ürünlerin insan sağlığı üzerine pek çok olumsuz etkileri olduğu giderek daha iyi anlasılmaktadır:
BİR: Kanada Tıp Birliği (Canadian Medical Association) 2009 senesinde hükümetten bakterilerde antibiyotik direncine yol açtığı ve kloroform gibi sağlığa zararlı maddelerin olusumuna sebep olduğu için triklosanın evlerde kullanılan ürünlerde yasaklanması istemistir. Arastırmalara gore triklosanın sudaki klor ile reaksiyona girmesiyle muhtemel karsinojen bir madde olarak bilinen kloroform olusmaktadır.
İKİ: Triklosan sudaki serbest klorla birleserek diklorofenol olusumuna da yol açmakta; bu da ultraviyole ısınların etkisiyle dioksine donüsmektedir. Olusan dioksin miktarı çok az olmakla beraber bu madde çok toksiktir ve hormonları bozucu etkisi de vardır. Ayrıca bunların vücuttan atılmaları çok yavas olup tabiatta da çok uzun süre kalırlar.
2006′da kurbağalar ve fareler üzerinde yapılan arastırmalar çok düsük miktarlardaki triklosanın bile tiroit hormonlarının reseptorlerine bağlandığını ve tiroit hormonlarını bloke ettiğini ortaya çıkarmıstır.
ÜÇ: Birçok arastırmada triklosanın bakterilerin antibiyotiklere direnç kazanmasına sebep olduğu da gosterilmistir.
DoRT: Triklosanla temasları fazla olan çocuklarda alerjilerin çok sık gorüldüğü de pek çok arastırma ile ortaya konmustur. Bazı kisilerde alerjik temas dermatitine yani bir tür egzamaya yol açabileceği de bilinmektedir.
BEs: Triklosan ve triklokarbonun suyollarına karısmıs olduğunu, yunuslarda rastlandığını ilk gosteren bilim adamlarından olan Arizona Üniversitesinden Rolf Halden sunları soylüyor:
“Triclosan her zaman her yerde bulunan bir çevre kirleticidir. Bunun bir de market torbalarına eklenmesi zaten tabiatta yok edilmesi çok uzun zaman alan naylonun daha da zararlı olmasına yol açacaktır.” Triklosan sadece dis eti iltihabını onleyebiliyor
1972 senesinden beri yüzlerce üründe kullanılmasına karsılık triklosanın insan sağlığı üzerine olan kanıtlanmıs tek olumlu etkisi dis macununda bulunan triklosanın diseti iltihabını (jinjivit) onlemesidir. Bu da 1997′de yapılmıs olan çalısmadan çıkan bir sonuç.
Triklosanın dis macunu dısındaki ürünlerde insan sağlığına ekstra bir katkısı olduğunu gosteren hiçbir bulgu olmadığı gibi bu madde basta bakterilerin antibiyotiklere direnç kazanması, kanserojen kloroform olusumuna yol açması, tiroit hormonlarını bozması ve çevre kirliliği yaratması gibi pek çok sağlık sorununun da sebebidir. Üstelik FDA’ya gore antibakteriyel sabun ve sampuanların normal su ve sabunla yıkanmaya gore bir üstünlüğü de yoktur. FDA triklosanın sağlığa olan zararları ile ilgili çalısmaları halen incelemektedir ve kararını 2011 sonbaharında açıklayacaktır.
Yakında reklamları artar
Üreticiler annelerin bu hassasiyetlerinden çok güzel istifade ederler. Yakında okullar açılıyor. Televizyonlarda, gazetelerde annelere seslenen antibakteriyel sabun, jel reklâmlarının da arttığını goreceksiniz. Oysa antibakteriyel ürünlerin günlük hayatta kullanılmasının faydalı olduğunu gosteren hiçbir delil yoktur. Hatırlarsanız Sağlık Bakanlığı üç ay kadar once basta yiyecek ve içecek kapları olmak üzere günlük hayatta kullandığımız pek çok üründe bulunan Bisfenol A isimli kimyasalın biberonlarda kullanımını yasaklamıstı. Ben triklosan ihtiva eden sabun, jel ve dis macunu gibi ürünlerde kullanılmasının da yasaklanması gerektiği kanaatindeyim. Antibakteriyel sabun, jel ve sampuan üreticileri iki sene evvelki domuz gribi salgını sırasında kazanacakları kadar kazandılar. Yetkililer ne düsünüyor bilemem ama ben FDA’nın kararını beklemeyelim diyorum. Onlar yasaklamasalar da halkıma bu tür ürünlerden uzak kalmalarını tavsiye ediyorum: Antibakteriyel sozüne kanmayın; sabun, jel, dis macunu, deodorant ve diğer benzeri ürünleri alırken triklosan bulunmayanları tercih edin.
03 Eylül 2011, Cumartesi
Ağız kokusu hastalık habercisi
Ağız kokuları çoğu zaman, hosa gitmeyen, itici, mide bulandırıcı, berbat kokulardır hatta birisinin çekilmez davranısları için ‘ağız kokusu çekmek’ seklinde bir deyim bile vardır dilimizde.
Tıpta, hastanın ağzında veya nefesinde kotü koku hissedilmesine halitozis ismi verilir. Ağızları kokanlar çoğu zaman bu kokunun farkında değillerdir, esas rahatsız olanlar anne, baba, es, arkadas gibi bunların yakın çevresinde yasayanlardır. Ama onlar da belki çekindiklerinden, belki o kisiyi gücendirmek istemediklerinden bunu açıkça ifade etmekten kaçınırlar.
Ağız kokusunun sebebi ağızda üreyen bakterilerden kaynaklanan hidrojen sülfür bilesikleridir. Dislerde çürük olması, yemeklerden sonra ağzın iyi yıkanmaması, ağızdaki gıda artıkları, dis eti iltihapları, ağız mukozasından dokülen hücreler kokunun olusumunda en onemli faktorlerdir.
İlaçlar da ağız kokusuna yol açabilir
Ağız kokusu olusumu tükürük akımının azalması, uzun süre besin ve sıvıların alınmamasına da bağlıdır. Uyku hali buna iyi bir ornektir. Sabah kalkınca hissedilen ağız kokusu, bu durumla ilgilidir.
Ağız kokusu bazen sigara ve alkolden, bazen soğan veya sarımsak gibi yiyeceklerden kaynaklanan geçici bir durum da olabilir.
Burnu tıkalı olup da ağızlarından nefes alanlarda ağız kuruluğuna bağlı olarak kotü bir koku olabilir. Atesli hastalıklarda da bundan dolayı geçici ağız kokusu ortaya çıkabilir.
Sütle beslenen küçük bebeklerin ağzında ‘mis gibi süt kokusu’ vardır ama yaslılarda tükürük salgısındaki azalmaya bağlı olarak ağız kokusu gelismeye baslar.
Ağız kokusu bunların dısında en sık ağız ve dis bakımının iyi olmamasından kaynaklanır. Dis çürükleri, dis eti iltihapları, ağız içindeki yaralar, tükürük bezi hastalıkları, dis protezlerinin iyi temizlenmemesi, uygun yapılmamıs kuron ve koprüler baslıca sebeplerdir.
Bademcik iltihapları, kronik sinüzit, farenjit, burun polipleri gibi hastalıklar ve burun-geniz tümorleri de ağızda kotü bir kokuya yol açabilirler.
İlaçlara bağlı olarak da ağız kokusu olusabilir. Bazı kanser ilaçları, sakinlestiriciler, idrar sokücüler, atropin benzeri ilaçlar tükürük üretimini azaltırlar ve boylece ağzın kendi kendini temizleme kabiliyeti azalır ve bu da ağız kokusuna yol açar.
Koku testi nasıl yapılır?
Kokunun ağız bosluğunda mı olustuğu yoksa baska faktorlerden mi kaynaklandığını ortaya koymak için basit bir test yapılabilir.
Hastanın dudaklarını sıkıca kapatarak nefesini burun deliklerinden vermesi istenir. Bu durumda yakın mesafeden koku duyuluyorsa bunun sistemik faktorlerden kaynaklanma ihtimali yüksektir.
Buna karsılık hasta, parmakları ile burnunu tıkayıp dudaklarını da kapatıp soluk vermeyi bir an için durdurduktan sonra soluk verdiğinde ağız yoluyla bir koku duyuluyorsa sebebi ağız bosluğunda aramak gerekir.
Ağız kokusu bazen çok ciddi bir hastalığın belirtisi veya insanın sosyal yasamını altüst eden onemli bir sorun olarak da karsımıza çıkabilir.
Akciğer apsesinde, yemek borusu ve mide bağırsak hastalıklarında da kotü ağız kokusu olabilir.
seker komasında, uzun süren açlık ve ozellikle küçük çocukların kusmalarında ‘aseton’ kokusu duyulur.
Karaciğer komasındaki hastalarda ise ‘fare olüsü’ veya ‘kedi idrarı’ kokusuna benzeyen bir koku vardır.
suuru kapalı bir hastada alkol kokusu, alkol komasından olabileceği gibi kafa travması da atlanmamalıdır.
Vücut kokuları
Atesli hastalıklarda terlemeden sonra eksi bir ter kokusu duyulur. Bazı insanların teri çok kotü kokuludur, hele bir de bu koku parfümlerle kapatılmak istendiğinde daha da dayanılmaz bir koku ortaya çıkabilir.
Bazen daha hastanın odasına girer girmez “Hava keskin bir idrar kokusuyla da dolabilir”. Erkek hastalarda prostat büyümesi, kadınlarda mesane-vajina fistülü, yaslılığa bağlı idrar kaçırma sebep olabilir. Kronik astımlı çok oksüren yaslı hanımlar da idrar kaçırabilirler.
Bakımsız, akıl hastalığı olan kisilerde yıkanmamaya bağlı hem vücuttan hem çamasırlardan kaynaklanan fena bir koku vardır.Kangren ve genis yanıklarda da fena koku olabilir.
Olmayan kotü koku
Bir de çok seyrek de olsa, bunun tam tersi bir durum vardır. Bazı kisiler, vücutlarında veya nefeslerinde baskalarının fark etmediği kotü bir koku olduğuna inanırlar. Girdikleri bir toplumda hemen bu kotü koku sebebiyle orda bulunanlardan ozür dilerler, mahcubiyetlerini belirtirler, ama tabii ortada boyle bir koku falan yoktur. İkide birde dislerini fırçalayarak, sık sık banyo yaparak ve elbiselerini değistirerek, vücutlarına çesitli parfümler sürerek bu kotü kokuyu ortadan kaldırmak için uğrasır dururlar.
Bazıları toplumdan kaçmaya, insanlardan uzaklasmaya, içlerine kapanmaya baslarlar. Bunlar arasından depresyona girenler ve isi intihar etmeyi düsünecek kadar ileri gotürenler de çıkabilir. Bu, bir tür psikiyatrik bozukluktur ve bunları, boyle bir kotü koku yaymadıklarına inandırmak goründüğü kadar kolay değildir. Çoğu, genç erkeklerden olusan bu kisilerin tedavisi ancak bir psikiyatri uzmanı tarafından yapılabilir.
Dis ipi mutlaka kullanılmalı
oncelikle kokunun sebebinin belirlenmesi gerekir. Altta yatan bir hastalığa bağlı ağız kokularında kesin tedavi o hastalığın kontrol altına alınması ile mümkün olur.
Besinler iyice çiğnendikten sonra yutulmalıdır.
Yemeklerden sonra ağız su ile çalkalanarak ağız bosluğunda yemek kırıntılarının kalmaması sağlanmalıdır.
Bol su veya soda içmeli ama sekerli ve gazlı içeceklerden kaçınılmalıdır.
Disler ve dilin fırçalanması onemlidir. Dis aralıkları da dis ipleri ile düzenli olarak temizlenmelidir.
Koku yapan yiyecek, sigara ve alkolden uzak durulmalıdır.
Ağızda kokuya sebep olabilecek dis çürüğü, dis eti hastalığı gibi durumlar ortadan kaldırılmalıdır.
sekersiz naneli veya tarçınlı sakızlar ve maydanoz çiğnenmesi her türlü ağız kokusuna karsı fayda sağlayabilir.
27 Ağustos 2011, Cumartesi
Boğulanlara ilk yardım nasıl yapılmalı?
Havaların ısınmasıyla beraber, insanlar serinlemek için deniz, havuz, nehir, gol sularına girmeye basladılar ve gazetelerde de hemen her gün suda boğulanların acıklı haberleri yer almaya basladı.
Bu olayların bir kısmı açık denizde değil sahile yakın yerlerde, hatta birçoğu da evlerin müstakil havuzlarında gerçeklesir. Kurban bazen boğulmak üzere olan kisiyi kurtarmak için suya atlayan masum bir kimse de olabilir.
Tatlı su ve deniz farkı
Tatlı suda boğulma tehlikesi geçirenlerde, akciğer hava keseciklerinin yüzey gerilimi azalır ve bunlar tamamen kapanırlar. Akciğerlere gelen kan temizlenmeden tekrar dolasıma katılmıs olur ki, bu da kanın oksijen basıncını düsürür.
Akciğer hava keseciklerindeki tatlı su, yoğunluğu düsük olduğu için damarlar tarafından emilir ve boylece damarlarda dolasan kanın hacmi artar. Bu ise kalbin yetersizliğe düsmesine yol açar. Ayrıca, kana karısan tatlı su, alyuvarların sisip yırtılmalarına neden olur, dokulara oksijen tasınması daha da bozulur. Tuzlu suda boğulma tehlikesi yasayanlarda ise, sıvının sodyum klorür miktarı fazla olduğu için kan sıvısı damarlardan akciğer hava keseciklerine sızmaya baslar. Bu geçis, kazazede kendine geldikten sonra da devam edebileceğinden tuzlu suda boğulma tehlikesi atlatanların en az 48 saat gozlem altında bulundurulmaları gerekir.
Suda boğulmakta olan kisiye yapılması gereken ilk sey, can yeleği, can simidi gibi batmaz bir cisim veya yüzme aracı atılmasıdır. Bunlar yoksa uzun bir sopa, kayık küreği, ip gibi araçlarla da yardım edilebilir. Yüzerek can kurtarma yontemlerini bilmeyen kisilerin suya atlayarak kazazedeyi kurtarmaya çalısmaları çok yanlıstır ve çoğu kez kurtarıcının da boğulması kaçınılmazdır.
Sudan çıkarılan kisiye ilk müdahale
Ağzındaki takma disler ve yabancı cisimler derhal çıkarılır.
Bası iyice arkaya yatırılır, alt çenesi iki elle kavranıp asağı ve geriye doğru çekilir. Ensenin altına katlanmıs giysiler konulabilir. Diğer el, kazazedenin alnına, isaret ve basparmaklar burnu kapatacak biçimde yerlestirilir.
Kurtarıcı derin bir nefes aldıktan sonra, dudaklarını kazazedenin dudaklarına bitistirerek güçlü bir nefes verir. Soluk verdikten sonra kazazedenin de soluk vermesini sağlamak için ağzı açık tutulur. Bu islem iki kere tekrarlandıktan sonra, goğüs kafesine bastırılarak kalp masajına baslanır.
Kurtarıcı kazazedenin yanı basında diz çokerek, bir el goğüs kemiğinin alt bolümüne, oteki el ise bu elin sırtına yerlestirilir. Goğüs kemiği üzerine omuzun ve vücudun ağırlığı gelecek ve 30-40 kg’ lık bir güç olusturacak sekilde bastırılıp, sonra hızla bırakılır.
Solunum yolları tüple açılmalı
suuru kapalı hastalara derhal solunum yollarına tüp konulmalıdır. Mide tüpü konularak mide bosaltılır. Vücut ısısı makattan olçülerek izlenmelidir. Kandaki oksijen ve karbondioksit basınçları olçülmelidir. Akciğer rontgeni çekilmelidir. Kan kültürü yapılmalıdır. Mekanik solunuma geçilmelidir.
***
Dikkat edilmesi gerekenler
Akciğerlere dolan suyun bosaltılmasına çalısılarak zaman kaybedilmemeli ve derhal yapay solunuma baslanılmalıdır. Hastayı bas asağı getirerek çıkarılan suyun çoğu akciğerlerden değil, mideden gelir. Yapay solunum ve kalp masajı mümkünse iki ayrı kisi tarafından yapılmalı ve en az bir saat sürmelidir.
Dolasım düzelmeden kazazedeyi hastaneye tasımak yanlıstır.
Suya yüksekten düsenlerde karaciğer ve dalak yırtılmalarına bağlı gizli karın içi kanamalar olabileceği bilinmelidir.
Bilinci kapalı kisilerde yapay solunum sırasında mide muhtevasının akciğerlere kaçmamasına çok dikkat edilmelidir.
Kazazedeler çok iyi gorünseler bile 48 saat gozlem altında bulundurulmalıdırlar. Bazılarında geç akciğer odemi tablosu ortaya çıkabilir.
Vücut ısısı düsük olan kisiler derhal 40 derecelik sıcak su banyolarında veya battaniyelere sararak ısıtılmaya baslanmalıdır. Bunların vücut ısıları uzun makat termometreleri ile izlenmelidir.
Kısa süre içinde ortaya çıkan norolojik belirtiler ve bozukluklar çok ciddi olup komaya kadar ilerleyebilir.
Kanın asitlesmesini onlemek için derhal sodyum bikarbonat verilmelidir, çünkü kanın asitlik derecesi hızla artabilmektedir.
Mümkün olur olmaz oksijen tedavisine baslanmalıdır.
***
sisme havuzlar da tehlikeli
Her sene bu mevsimde evlerin veya otellerin havuz veya su kaydıraklarında olen birkaç yasındaki çocukların haberleri de yürek sızlatır. Anne-baba ve sorumluların sunlara çok dikkat etmesi gerekir:
Havuzların etrafında küçük çocukların asamayacakları bariyerler olmalıdır.
Çocuklar simit ve kollukları olsa bile havuzda veya çevresinde asla yalnız bırakılmamalıdır.
Havuzlarda çocukların almak isteyebilecekleri top, simit, sisme yatak veya oyuncak gibi seyler bırakılmamalıdır.
Çocuklar yüzme biliyor olsalar bile havuzda daima goz hapsinde tutulmalıdır.
Kazaların onemli bir kısmının havuza atlarken kafa travmasına bağlı olduğu da unutulmamalıdır.
İsrail sabrı tüketti
Ortadoğu’daki hızlı donüsüm ve buna paralel olarak Türkiye’nin bu bolgedeki aktorlerle iliskilerindeki değisim gerçekten bas dondürücü.
Çok kısa bir süre oncesine kadar Türkiye, çoğu suni sınırların fiilen ortadan kalktığı ve bir barıs havzasına donüsmüs Ortadoğu idealiyle bolgedeki çatısmaları ortadan kaldırmak için aktorler arasında bir iyi niyet elçisi gibi mekik dokuyordu. Türkiye, Irak’ta Sünniler ile siiler arasında; Lübnan’da Hizbullah ile Hariri arasında; Suudi Arabistan ile İran arasında; Filistin ile İsrail arasında; Hamas ile El Fetih arasında; İsrail ile Suriye arasında yangın sondürmek için kosturan bir itfaiyeci gibi mesai harcıyordu.
Bu kadar genis alandaki farklı aktorler nezdinde etkinlik gosteren Türkiye’nin en onemli ayrıcalığı, herkesin birbiriyle uzun zamandır koprüleri attığı ortamda herkesle güven içinde konusabilmesiydi. Bunda, komsularından baslayarak bolgede çatısmanın değil isbirliğinin ve kazan-kazan mantığının one çıkmasını isteyen yeni bakıs açısı kadar, bolgeyle yeniden ilgilenmeye baslamanın getirdiği tazeliğin de katkısı vardı.
Türkiye’nin yeni dıs politikasına yon veren Gül, Erdoğan ve Davutoğlu gibi isimlerde bir değisiklik olmadı. Vizyon da aynı. Ama kısa sürede bolgede yasanan gelismelerin, bir anda her seyi tersyüz etmesi çok sasırtıcı. Az komplocu olsanız, bir elin yıldızı parlayan Türkiye’nin onünü kesmeye çalıstığını düsünürsünüz.
En canlı ornek, düne kadar Türkiye’nin, ikisiyle de iyi iliski içinde olup aralarını bulmaya çalıstığı Suriye ve İsrail’le iliskilerin geldiği son nokta. ‘Arap Baharı’ denen büyük dalgada Baas rejiminin tarihin ters tarafına düsmesi ve halkına silah doğrultması yüzünden Suriye’ye mesafe koyan Ankara; dün de Mavi Marmara krizinin sonucu olarak İsrail’le diplomatik iliskilerini ikinci kâtip seviyesine düsürdü. Bu, Ankara’daki İsrail elçisinin kovulması demek. Yaptırımlar içinde, tüm askerî anlasmaların askıya alınması; Mavi Marmara mağdurlarının hukuk mücadelesine yardım edilmesi ve Gazze ablukasına karsı BM’de girisim baslatılması da var.
Ayrıca Ankara, Doğu Akdeniz’deki seyrüsefer serbestisi için her türlü tedbiri alacağına dair ciddi bir uyarıda bulundu. Bunun anlamı su: BM Palmer Raporu’nun ‘yasal’ dediği, İsrail’in Gazze’ye karsı denizden uyguladığı ambargoyu Türkiye tanımıyor. Dolayısıyla yarın Türk gemileri, Doğu Akdeniz’deki bu bolgeden geçip Gazze’ye demirleyebilir.
Hem Suriye hem İsrail’le iliskilerin bu noktaya gelmesine herhalde en çok üzülen, dün kameraların karsısına geçip yazılı metinden bu yaptırımları ilan eden Ahmet Davutoğlu olmalı. Zira barıs havzasına donüsmüs Ortadoğu idealine en fazla inanan ve en çok gayret eden kendisiydi. Aslında aylardır hükümetin onünde bekleyen bu yaptırım listesinin simdiye kadar ertelenmesinin nedeni de AK Parti hükümetinin her seye rağmen Ortadoğu’da barıs idealine bağlılıkları ve bunun için diplomasiye sonuna kadar sans vermeleriydi. Yoksa dün açıklanan yaptırımların BM raporuyla ilgisi zamanlamayla sınırlı. Yani, İsrail istenen adımları atmadıkça rapor nasıl olsa bu liste açıklanacaktı.
Türkiye’nin, Mavi Marmara’da 9 vatandasımızın olümünden sorumlu olan İsrail’den talepleri belli. Bunlarını yerine getireceğini soyleyen İsrail’in isteğiyle defalarca ikili gorüsmeler yapılmıs; iki kez basbakanlar düzeyinde varılan uzlasma metni netlesmis; onceki gün basına sızan BM raporu daha once 3 kez ertelenmisti. İsrail, son dakikaya kadar yine erteleme istiyordu. Ama bir noktadan sonra Ankara, bu oyalayıcı tavrı devlet ciddiyetine aykırı buldu. Olayın, 31 Mayıs 2010′da gerçeklestiği dikkate alınırsa, İsrail hükümetinin iç zorluklarını goren Türkiye’nin ozür ve tazminat için 15 ay sabrettiği anlasılıyor.
Davutoğlu’nun, yaptırımları açıklarken bile tarihî Türk-Yahudi dostluğuna vurgu yapması ve İsrail’i Türkiye’nin dostluğunun kıymeti üzerine düsünmeye çağırması onemli. Mavi Marmara’nın ikinci seferini yapmaması ve İsrail’deki orman yangını sırasında yapılan jest de cabası. Türkiye-İsrail iliskileri hep dalgalı oldu; daha once de 2. kâtip düzeyine indiği oldu. Ama oncekiler daha çok İsrail-Arap sorunlarının yansımasıydı. İlk kez ikili iliskiler yüzünden bu adımın atılması not edilmeli. Keske gosterilen sabır ve diplomatik çabalar netice verse ve Türkiye herkesle konusabilme ozelliğini korusaydı. Ama yeni Ortadoğu ve yeni Türkiye’yi anlamakta zorlanan mevcut İsrail yonetimiyle bu zor. Ayrıca dostu olmasına rağmen Hama’da katliam yapan Esed’e cephe alan Türkiye’nin, Gazze veya Akdeniz’de İsrail’in katliamına seyirci kalması beklenemez.
a.bilici@zaman.com.tr
http://twitter.com/ahamitbilici
03 Eylül 2011, Cumartesi
İslam düsmanı sebeke
Açık ve demokratik ülkeleri; kapalı ve otoriter ülkelerden ayıran çok onemli bir ozellik var. Kapalı toplumlar, ancak büyük çaplı bir karsı devrim veya bu çapta bir kırılmayla hatalarıyla yüzlesme imkanı bulurken, açık toplumlar her zaman ozelestiri yapacak kisi veya kurumları sayesinde hatalarıyla yüzlesme sansına sahipler.
ABD Baskanı Barack Obama’ya yakınlığıyla bilinen Center For American Progress (CAP) adlı düsünce kurulusunun hazırladığı, “Korku sirketi: Amerika’daki İslamofobi Ağının Kaynakları’ raporu, tam da bu gerçeği pekistiriyor.
Zira 11 Eylül’ün neden olduğu büyük travma ile içerde ve dısarıda Müslümanlarla ilgili akıl almaz bir savrulma yasayan, temsil ettiğini iddia ettiği değerlerle ters düserek büyük hatalara imza atan aynı Amerika, bu kez İslam ve Müslümanlar hakkında devleti ve toplumu yanlıs yonlendiren bir sebekeyi isim isim desifre ediyordu.
6 aylık çok titiz çalısmanın ürünü olan rapor, Hıristiyan dünyasını uyandırmak için Norveç’i kana buladığını soyleyen asırı sağcı Breivik ile Amerika’da İslam düsmanlığını yayan odaklar arasındaki bağlantıyı tespit ederek ise baslıyordu. Breivik, katliamın sebebini anlattığı manifestosunda, İslam karsıtlığını korükleyen dezenformasyon çalısmaları ile bilinen Jihad Watch adlı blogun sahibi Robert Spencer’den 162 kez; David Horowitz ve Pamela Geller’dan ise 12 kez alıntı yapmıstı. Rapor, Breivik’in etkilendiği bu isimlerin, İslam karsıtı dezenformasyon çalısmaları yapan ve maddi açıdan en fazla desteklenen kuruluslarda çalıstığını ortaya koyuyordu.
İslam düsmanlığını korüklemek için dezenformasyon yapan ve Amerika’da seriat tehlikesi varmıs gibi hava uyandırarak bazı eyaletlerde yasalar hazırlanmasını sağlayan kurulusların, sayıca az olsa da kamuoyundaki etkisinin yüksekliğine dikkat çekiliyordu. 10 yılda İslam düsmanlığı yapan bu sebekelere 42,6 milyon dolar aktaran kurumlar hep aynıydı. Amerika’da her türlü sorusturmanın altın kuralı olan ‘Parayı takip et’ ilkesini izleyen arastırmacılar vergi kayıtlarından çıkardığı baslıca İslam düsmanlığı finansorlerini tek tek açıklıyordu. Aynı fonların birçok Yahudi kurulusunu da destekliyor olması manidardı. Sonra Daniel Pipes gibi İslam düsmanlığı uzmanlarından Fox News gibi kurumlara sebekenin medya ayağı da desifre ediliyordu: David Horowitz Freedom Center, Pamela Geller ve Atlas Shrugs, Washington Times, The National Review, Christian Broadcast Network… sebekeye destek veren siyasetçi ve din adamları da unutulmamıstı: Peter King, Allen West, Michele Bachman, Sue Myrick gibi siyasetçiler, dezenformasyon uzmanlarının tezlerini konusmalarına tasıyor; Pat Robertson, John Hagee, Ralph Reed, Franklin Graham gibi dini onderler de kampanyaya eslik ediyordu.
Arastırmanın onemli tespitlerden biri de son donemde ABD’de Gülen Hareketi aleyhine açılan kampanyanın da aynı sebekenin isinin olmasıydı. Aynı kurumlarca finanse edilen yapılardan Eagle Forum’un, İslam korkusunu yaymaya çalısırken, hedef olarak Amerika’da Türkler tarafından isletilen Charter Okulları’nı seçtiği belirtiliyordu. 2009′da “Amerika’yı Nasıl Geri Alabiliriz?” baslıklı konferans serisi düzenleyen forumun, 2011 Mart’ında St. Louis’de, Gabriel Gaffney ve diğer gruplarla birlikte Gülen Hareketi aleyhinde karalama kampanyası baslattıkları aktarılıyordu. Hareketin, okullarda radikal İslam anlayısı ve daha da kotüsü çocukların Amerikalılardan nefret etmelerini istedikleri fikrini yaymaya çalıstığı propagandası yapılıyordu.
Yani, karsı karsıya olduğumuz hadise, “11 Eylül oldu ve İslam düsmanlığı arttı” denecek kadar basit değildi. Toplumu İslam’dan nefret ettirmeyi hedefleyen bir sebeke vardı ve bu sebeke, kurban durumundaki Müslümanlar tarafından değil, tarafsız bir düsünce kurulusunca desifre ediliyordu.
Tabii, Batı’da İslam düsmanlığını yayan sebekeden soz ederken, İslam ülkelerinde ve ozellikle Türkiye’de İslam’ı ocülestiren sebekeleri atlamamak lazım. ‘Korku sirketi’ raporunun desifre ettiği kadarıyla ABD’de İslam düsmanlığını finanse eden, sozcülük yapan ve medya desteği verenler hep sivil alandaki aktorler. Halbuki bizdeki İslam karsıtı kampanyada, sivillerin yanı sıra çoğu kez oncülüğü en onemli devlet kurumları üstleniyor. İsterseniz, İslam’ı, Ak Parti’yi ve Gülen’i hedef alan resmi irtica sitelerini bir de bu gozle düsünün. Bakalım, içerideki Korku sirketi ve ardındaki odakların raporunu kim yazacak?
Not: Ramazan bayramınızı candan tebrik eder; Somali’den Suriye’ye derbeder İslam dünyasına Mevla’dan azıcık olsun huzur dilerim.
a.bilici@zaman.com.tr
http://twitter.com/ahamitbilici
30 Ağustos 2011, Salı
İsyeri için alınan araçlarda vergi indiriminden faydalanın
Günümüzde isletmeler ticari islemlerini idame ettirmek veya ortaklarının kullanımına sunmak için envanterlerinde araç bulundurur.
Bu araçların maliyetleri amortisman yoluyla giderlestirilebilirken, alınan aracın niteliğine gore odenen KDV de odenecek KDV’den indirilebiliyor. Ayrıca sigorta, kasko, yakıt, bakım ve onarım giderleri de Gelir veya Kurumlar Vergisi’nden indirim konusu yapılabiliyor. Kullanılmamıs (sıfır) veya ikinci el araç alımlarında hesaplanacak KDV’nin oranı farklılık arz ediyor. Motorlu tasıtın alınacağı yer, aracın niteliği (ticari veya binek olup olmadığı), nerede kullanılacağı gibi ayrıntılar, uygulanacak vergisel islemlerde farklılığa sebep oluyor.
Motorlu tasıt araçlarının ilk alımında veya (kullanılmıs binek otomobilleri hariç olmak üzere) kullanılmıs olanların ticari faaliyet kapsamında tesliminde uygulanacak KDV oranı yüzde 18. Burada aracı satın alanın nihai tüketici, serbest meslek erbabı, ticari kazanç sahibi veya Kurumlar Vergisi mükellefi olması, durumu değistirmiyor. Buna gore sıfır otomobiller ile kullanılmıs olup olmadığına bakılmaksızın otobüs, midibüs, minibüs, kamyon, kamyonet, TIR gibi ticari araçlar yüzde 18 oranında vergilendiriliyor.
İkinci el binek oto alım ve satımında tarafların serbest meslek kazancı, ticari kazanç, Kurumlar Vergisi mükellefi olup olmadığına bakmadan yüzde 1 KDV uygulanıyor. İsletmeler aktiflerinde yer alan kullanılmıs binek araçlarını nihai tüketiciye sattıklarında yüzde 1 KDV hesaplamalı. Ancak binek otomobillerinin alımında yüklendikleri Katma Değer Vergisi’ni indirim hakkı bulunan mükelleflerin, (rent a car, sürücü kursu vb.) bu araçların satısında yüzde 18 KDV hesaplanıyor. Bu mükelleflerin kiralamak veya çesitli sekillerde isletmek üzere aldıkları ve 31 Aralık 2007 tarihi itibarıyla aktiflerinde veya envanterlerinde bulunan binek otomobillerinin iktisap tarihinden itibaren 2 yıl geçtikten sonra teslime konu olması halinde ise yine yüzde 1 Katma Değer Vergisi oranı uygulanıyor. Mükelleflerin nihai tüketici konumundaki birisinden araç alımında ise KDV hesaplanmıyor.
Ana kural olarak isletmelere alınan ticari araçların KDV’si indirilebiliyor. Ancak binek otomobillerinin alıs belgelerinde gosterilen bu vergi, indirim konusu yapılamıyor. orneğin bir pazarlama sirketinin pazarlama faaliyetinde bulunan elemanlarının kullanması için satın aldığı binek otomobillerine odediği KDV indirim konusu yapılamaz. Binek otomobillerine ait bu verginin indirim yasağına bir istisna binek otomobillerini isletmek üzere alanlarda gorülüyor. Bu çerçevede, gerçek usulde vergilendirilen taksi isletmecisi, sürücü kursu ve otomobil kiralama sirketi gibi isletmelerin faaliyetleriyle ilgili satın aldıkları binek otomobilleri sebebiyle odenen vergi indirim konusu yapılabilir. Bu mükelleflerin binek otomobilinin alıs belgesinde gosterilen KDV, ait olduğu takvim yılı asılmamak kaydıyla, ilgili belgelerin kanuni defterlere kaydedildiği vergilendirme doneminde, bu araçların fiilen kullanılmaya baslanılıp baslanılmadığına bakılmaksızın indirilebiliyor. orneğin; mükellef tarafından araç kiralama faaliyetinde kullanılmak üzere Ocak 2011 doneminde satın alınan araç sebebiyle odenen Katma Değer Vergisi, bu donemde aracın kiraya verilip verilmediğine bakılmadan indirim konusu yapılabiliyor. Binek otomobili isletmeciliğiyle uğrasan mükelleflerin isletme amacı dısında mesela müdürün kullanımına tahsis etmek üzere satın aldıkları binek otomobillerinin alıs belgelerinde gosterilen vergi de indirim konusu yapılamıyor. İsletmedeki tasıt araçlarının giderlerine odenen KDV’nin indiriminde ise bir kısıtlama bulunmuyor. Yani binek otomobilleri de dahil olmak üzere isletmedeki araçlar için satın alınan yakıt, yağ, lastik, parça gibi mallara veya tamir, bakım, onarım hizmetlerine odenen Katma Değer Vergisi indirim konusu yapılabilir. Aynı sekilde finansal kiralama yoluyla edinilen veya araç kiralama sirketlerinden kiralanan araçlar için odenen verginin de indirilebileceği tabiidir. Keza kiralanan araç için yapılan masraflara ait KDV de indirilebilir.
Araçlar için belge nasıl düzenlenir?
Kullanılmamıs (sıfır) araç alımında alıcılara fatura veriliyor. Bu faturada araca ait bilgiler, aracın değeri ve bu değer üzerinden alınan oTV, KDV gibi vergiler ayrı ayrı gosteriliyor. Aracın maliyeti kapsamına giren araç değeri ve oTV isletmede aktiflestiriliyor ve amortisman uygulanarak giderlestiriliyor. Binek otomobilleri için odenen ve indirimi mümkün olmayan KDV’nin ise doğrudan gider yazılması veya maliyete intikal ettirilmesi mümkün. Bu konudaki seçimlik hak tamamen mükellefe ait.
İsletmelerin nihai tüketicilerden araç aldığı durumlarda belge düzeninin nasıl olması gerektiğine dair farklı gorüsler mevcut. Birçok kisi bu durumda noter satıs senedinin tevsik bakımından yeterli olduğunu düsünmektedir. Maliye ise bu konuda kendisine yoneltilen bir soruyu noter satıs senedine ilaveten gider pusulası da düzenlenmesi gerektiği yonünde cevaplamıs. Buna gore nihai tüketiciler vergiden muaf esnaf olarak nitelendirilmediğinden, vergi mükellefinin mükellef olmayandan (nihai tüketici konumunda olan birisinden) 2. el cep telefonu, altın, araba alımında gider pusulası düzenlenmeli. Düzenlenen bu gider pusulasında KDV hesaplanmayacağı gibi, Gelir Vergisi tevkifatı da yapılmayacak. İkinci el araç alımında gider pusulasına noter satıs sozlesmesinin eklenmesi gerekiyor. sehir içi ve sehirler arası yolcu tasımacılığı yapmak için alınan araçların değisikliklerinin vergi dairesine bildirilmesi sart. Tasımacılık yapılmayan durumlar için ise herhangi bir bildirim yapılmasına gerek yok. Bu konuyla ilgili olarak dikkat çekilmesi gereken diğer bir durum galericilerin kazançları. İkinci el binek otomobil alım satımıyla uğrasanların (galeri) baskaları adına ve hesabına yaptıkları satıslar sebebiyle elde ettikleri komisyonlar, ticari nitelikteki aracılık hizmetinin karsılığı olacağından, genel oranda (yüzde 18) KDV hesaplanmalı.
ahmet.yavuz@zaman.com.tr
05 Eylül 2011, Pazartesi
Maliye, vergi cezasında tekerrür uygulamasını yumusattı
Toplum düzeninin yerlesmesi ve karmasa olusmaması için kurallar tesis eden devletler, bunlara uymayanlara cezalar ongorerek kurallarının uygulama alanını genisletmek ister.
Cezalar her ne kadar caydırıcı seviyede yüksek olsa da bazı durumlarda muhatap kitlenin bundan etkilenmediği müsahede edilir. Bu gibi durumlarda caydırıcılığın tesis edilmesi adına tekerrür sebebiyle cezanın katlanarak uygulanması yoluna gidilir. Tekerrür, kelime olarak; yinelenme, tekrarlanma anlamını tasır. Bir hukuk terimi olarak tekerrür ise bir kimsenin islediği bir suçtan hüküm giymesinden sonra, belirli bir süre içerisinde yeni bir suç islemesidir.
Vergi Usul Kanunu’ndaki kurallara uymamaktan dolayı kesilecek cezalar da ağır müeyyideler içeriyor. Bununla beraber mükelleflerin vergi kaybına sebep olacak islemlerde bulunmayı alıskanlık haline getirmemeleri için bu cezaların ikinci kez uygulanmasında tekerrür hükmü uygulanıyor. Tekerrür hükmü ve uygulaması teorik planda mantıklı ve gerekli gibi gorünmekle beraber, uygulamada farklı sekillerde karsılasılan komplikasyonlar mükelleflerin mağduriyetine sebep olabiliyor. Maliye de bu konudaki sıkıntıya bir nebze olsa da son vermek için yorumunu değistirdi. Mahkemelerde pes pese gelen kararlar doğrultusunda çıkarılan sirkülere gore, tekerrür hükmünün uygulanabilmesi için kesinlesen cezanın daha sonra tekerrür hükmüne istinaden katlamalı olarak kesilecek cezadan once yapılmıs olması gerekiyor.
Vergi cezalarında tekerrürün meydana gelmesi için kesilen vergi ziyaı veya usulsüzlük cezasının kesinlesmesinden sonra tekrar ceza kesilmesini gerektirir bir suç islenmesi yeterli. Vergi Usul Kanunu’na gore vergi ziyaına sebebiyet vermekten veya usulsüzlükten dolayı ceza kesilen veya cezası kesinlesenlere, cezanın kesinlestiği tarihi takip eden yılın basından baslamak üzere vergi ziyaında bes, usulsüzlükte iki yıl içinde tekrar ceza kesilmesi halinde vergi ziyaı cezası yüzde elli, usulsüzlük cezası yüzde yirmibes artırılmak suretiyle uygulanıyor. Buna gore tekerrür hükmünün uygulanabilmesi için bazı sartların gerçeklesmesi gerekiyor.
oncelikle kesilen ceza, vergi ziyaı ya da usulsüzlük cezası olmalı. Diğer bir ifadeyle ozel usulsüzlük cezalarına tekerrür hükmü uygulanmıyor. Ayrıca tekerrürün tam manasıyla uygulanması için onceden kesilen cezanın kesinlesmesi gerekir. Cezaların kesinlesmesi için de dava açma süresi içinde dava yoluna gidilmemesi, açılan dava varsa kaybedilmesi, kesilen ceza için Vergi Usul Kanunu’nun 376. maddesi uyarınca cezada indirim talebinde bulunulması ve odeme yapılması, uzlasma talebinde bulunulması ve uzlasmanın vuku bulması hallerinden biri gerçeklesmeli. Bu durumlar olmadan yani ceza kesinlesmeden tekerrür hükmü uygulanamıyor.
Bütün bunlara ilaveten tekerrürün olusması için cezanın kesinlestiği tarihi takip eden yılın basından baslayarak vergi ziyaında bes, usulsüzlükte iki yıl içinde tekrar aynı cezayı gerektiren bir fiil islenmeli. Süreler geçtikten sonra bu fiiller uygulansa bile tekerrür hükmü geçerli olmaz. Bu süreler geçtikten sonra tekrar ceza kesilmesi halinde; vergi ziyaı cezası yüzde 50, usulsüzlük cezası yüzde 25 oranında artırılmak suretiyle uygulanıyor. Tekerrür hükümlerinin uygulanması için ilk ceza ile takip eden cezaların aynı türden olması gerekiyor. onceki kesilmis cezanın tahsil edilmis olup olmamasının tekerrür uygulaması açısından onemi yok. Cezanın kesilip kesinlesmis olması, tekerrür uygulanması için yeterli.
Uygulamada karsılasılan adaletsizlikler
Tekerrür uygulaması, bazı durumlarda cezanın orantısız artmasına sebep olabiliyor. Bu yüzden tekerrür sebebiyle ceza artırımı uygulaması cezanın caydırıcılığı bakımından haklı gorünmekle birlikte, çoğu zaman vergi adaleti yonünden beklenmeyen sonuçlara yol açılabiliyor. Mükellefler, ilk cezalarının düsük ancak ikinci cezalarının çok yüksek olduğu durumlarda ağır bir fatura odemek zorunda kalıyor.
Mesela mükellef A’nın birinci vergi ziyaı cezası 100 lira, ikinci vergi ziyaı cezası 50.000 lira ise tekerrür hükmünün de etkisiyle odeyeceği toplam ceza (100 + 50.000 + 25.000=) 75.100 lira olacaktır. Kendisine farklı sıralama ile aynı tutarda ceza kesilen baska bir mükellef ise çok daha düsük ceza odeyerek kurtulabilir. Mükellef B’nin birinci vergi ziyaı cezası 50.000 lira, ikinci vergi ziyaı cezası 100 lira ise odeyeceği toplam ceza (50.000 + 100 + 50=) 40.150 lira olacaktır.
İlk cezanın kesinlesmesinden sonra bu donemden onceki donemlere ait bir ceza kesilmesi halinde tekerrürün meydana gelip gelmeyeceği de tartısmalı bir konuydu. simdiye kadarki uygulamalarda Maliye, tekerrürden dolayı artırılarak uygulanacak olan cezayı gerektiren fiilin, daha once kesilen cezaya iliskin olayın yasandığı tarihten onceki veya sonraki bir tarihte islenmis olmasının sonucu değistirmeyeceğini iddia ediyordu. Ancak mahkemelerce verilen kararlar bu hükmün uygulanması için, tekerrür hükmüne esas alınacak fiilin, daha once kesilmis ve kesinlesmis cezadan sonra islenmis olması gerektiğine hükmediyor. Ayrıca Anayasa Mahkemesi de bu yonde bir karar alınca Maliye gorüsünü değistirmek zorunda kaldı. Yapılan açıklamada bundan boyle, bir vergi cezasının tekerrür hükmü sebebiyle artırımlı uygulanabilmesi için tekerrüre esas alınacak sonraki fiilin herhalde daha once islenmis bir fiil için kesilen cezanın kesinlesme tarihinden sonraki bir tarihte islenmis olması gerektiği ifade edildi. Konu ile ilgili verilen ornek aynen soyle:
Gelir Vergisi mükellefi olan Bay (A), 2009′a iliskin beyannamesini kanunî süresinde vermemis, takdir komisyonuna sevk islemi sonrasında 1.000 lira tutarında vergi ziyaına sebep olduğu tespit edilmistir. Bunun üzerine, vergi dairesince 1.000 lira tutarında kesilen vergi ziyaı cezası 1 Eylül 2010 tarihinde vergi/ceza ihbarnamesi ile mükellefe tebliğ edilmistir. Bay (A) tarafından kanunî süresi içerisinde uzlasma, dava açma ve cezada indirim haklarının hiçbiri kullanılmamıs ve ceza 1 Ekim 2010′da kesinlesmistir. Bay (A)’nın 2008 yılına iliskin Gelir Vergisi beyannamesini süresinde vermesine rağmen matrahı düsük gosterdiği için verginin 500 lira eksik tahakkuk ettirilmesine ve bu suretle vergi ziyaına neden olduğu, vergi incelemesi sonucu 2 Mayıs 2011 tarihinde tespit edilmistir. Buna gore, daha evvel kesinlesmis bir ceza bulunsa da, kesinlesmis bu ceza daha sonra islenmis bir fiil sebebiyle kesilmis olduğundan 2011 yılında kesilecek ceza, artırıma gidilmeksizin uygulanacaktır.
Temmuz Form Ba-Bs süresi uzatıldı
Gelir İdaresi, normalde 31 Ağustos’ta verilmesi gereken, son günün bayram gününe denk gelmesi sebebiyle süresi 2 Eylül’e uzayan Temmuz 2011 Form Ba-Bs bildirimlerinin verilme süresini 7 Eylül 2011 tarihi saat 24.00′e kadar uzattı.
ahmet.yavuz@zaman.com.tr
29 Ağustos 2011, Pazartesi
Maliye, vergi cezasında tekerrür uygulamasını yumusattı
Toplum düzeninin yerlesmesi ve karmasa olusmaması için kurallar tesis eden devletler, bunlara uymayanlara cezalar ongorerek kurallarının uygulama alanını genisletmek ister.
Cezalar her ne kadar caydırıcı seviyede yüksek olsa da bazı durumlarda muhatap kitlenin bundan etkilenmediği müsahede edilir. Bu gibi durumlarda caydırıcılığın tesis edilmesi adına tekerrür sebebiyle cezanın katlanarak uygulanması yoluna gidilir. Tekerrür, kelime olarak; yinelenme, tekrarlanma anlamını tasır. Bir hukuk terimi olarak tekerrür ise bir kimsenin islediği bir suçtan hüküm giymesinden sonra, belirli bir süre içerisinde yeni bir suç islemesidir.
Vergi Usul Kanunu’ndaki kurallara uymamaktan dolayı kesilecek cezalar da ağır müeyyideler içeriyor. Bununla beraber mükelleflerin vergi kaybına sebep olacak islemlerde bulunmayı alıskanlık haline getirmemeleri için bu cezaların ikinci kez uygulanmasında tekerrür hükmü uygulanıyor. Tekerrür hükmü ve uygulaması teorik planda mantıklı ve gerekli gibi gorünmekle beraber, uygulamada farklı sekillerde karsılasılan komplikasyonlar mükelleflerin mağduriyetine sebep olabiliyor. Maliye de bu konudaki sıkıntıya bir nebze olsa da son vermek için yorumunu değistirdi. Mahkemelerde pes pese gelen kararlar doğrultusunda çıkarılan sirkülere gore, tekerrür hükmünün uygulanabilmesi için kesinlesen cezanın daha sonra tekerrür hükmüne istinaden katlamalı olarak kesilecek cezadan once yapılmıs olması gerekiyor.
Vergi cezalarında tekerrürün meydana gelmesi için kesilen vergi ziyaı veya usulsüzlük cezasının kesinlesmesinden sonra tekrar ceza kesilmesini gerektirir bir suç islenmesi yeterli. Vergi Usul Kanunu’na gore vergi ziyaına sebebiyet vermekten veya usulsüzlükten dolayı ceza kesilen veya cezası kesinlesenlere, cezanın kesinlestiği tarihi takip eden yılın basından baslamak üzere vergi ziyaında bes, usulsüzlükte iki yıl içinde tekrar ceza kesilmesi halinde vergi ziyaı cezası yüzde elli, usulsüzlük cezası yüzde yirmibes artırılmak suretiyle uygulanıyor. Buna gore tekerrür hükmünün uygulanabilmesi için bazı sartların gerçeklesmesi gerekiyor.
oncelikle kesilen ceza, vergi ziyaı ya da usulsüzlük cezası olmalı. Diğer bir ifadeyle ozel usulsüzlük cezalarına tekerrür hükmü uygulanmıyor. Ayrıca tekerrürün tam manasıyla uygulanması için onceden kesilen cezanın kesinlesmesi gerekir. Cezaların kesinlesmesi için de dava açma süresi içinde dava yoluna gidilmemesi, açılan dava varsa kaybedilmesi, kesilen ceza için Vergi Usul Kanunu’nun 376. maddesi uyarınca cezada indirim talebinde bulunulması ve odeme yapılması, uzlasma talebinde bulunulması ve uzlasmanın vuku bulması hallerinden biri gerçeklesmeli. Bu durumlar olmadan yani ceza kesinlesmeden tekerrür hükmü uygulanamıyor.
Bütün bunlara ilaveten tekerrürün olusması için cezanın kesinlestiği tarihi takip eden yılın basından baslayarak vergi ziyaında bes, usulsüzlükte iki yıl içinde tekrar aynı cezayı gerektiren bir fiil islenmeli. Süreler geçtikten sonra bu fiiller uygulansa bile tekerrür hükmü geçerli olmaz. Bu süreler geçtikten sonra tekrar ceza kesilmesi halinde; vergi ziyaı cezası yüzde 50, usulsüzlük cezası yüzde 25 oranında artırılmak suretiyle uygulanıyor. Tekerrür hükümlerinin uygulanması için ilk ceza ile takip eden cezaların aynı türden olması gerekiyor. onceki kesilmis cezanın tahsil edilmis olup olmamasının tekerrür uygulaması açısından onemi yok. Cezanın kesilip kesinlesmis olması, tekerrür uygulanması için yeterli.
Uygulamada karsılasılan adaletsizlikler
Tekerrür uygulaması, bazı durumlarda cezanın orantısız artmasına sebep olabiliyor. Bu yüzden tekerrür sebebiyle ceza artırımı uygulaması cezanın caydırıcılığı bakımından haklı gorünmekle birlikte, çoğu zaman vergi adaleti yonünden beklenmeyen sonuçlara yol açılabiliyor. Mükellefler, ilk cezalarının düsük ancak ikinci cezalarının çok yüksek olduğu durumlarda ağır bir fatura odemek zorunda kalıyor.
Mesela mükellef A’nın birinci vergi ziyaı cezası 100 lira, ikinci vergi ziyaı cezası 50.000 lira ise tekerrür hükmünün de etkisiyle odeyeceği toplam ceza (100 + 50.000 + 25.000=) 75.100 lira olacaktır. Kendisine farklı sıralama ile aynı tutarda ceza kesilen baska bir mükellef ise çok daha düsük ceza odeyerek kurtulabilir. Mükellef B’nin birinci vergi ziyaı cezası 50.000 lira, ikinci vergi ziyaı cezası 100 lira ise odeyeceği toplam ceza (50.000 + 100 + 50=) 40.150 lira olacaktır.
İlk cezanın kesinlesmesinden sonra bu donemden onceki donemlere ait bir ceza kesilmesi halinde tekerrürün meydana gelip gelmeyeceği de tartısmalı bir konuydu. simdiye kadarki uygulamalarda Maliye, tekerrürden dolayı artırılarak uygulanacak olan cezayı gerektiren fiilin, daha once kesilen cezaya iliskin olayın yasandığı tarihten onceki veya sonraki bir tarihte islenmis olmasının sonucu değistirmeyeceğini iddia ediyordu. Ancak mahkemelerce verilen kararlar bu hükmün uygulanması için, tekerrür hükmüne esas alınacak fiilin, daha once kesilmis ve kesinlesmis cezadan sonra islenmis olması gerektiğine hükmediyor. Ayrıca Anayasa Mahkemesi de bu yonde bir karar alınca Maliye gorüsünü değistirmek zorunda kaldı. Yapılan açıklamada bundan boyle, bir vergi cezasının tekerrür hükmü sebebiyle artırımlı uygulanabilmesi için tekerrüre esas alınacak sonraki fiilin herhalde daha once islenmis bir fiil için kesilen cezanın kesinlesme tarihinden sonraki bir tarihte islenmis olması gerektiği ifade edildi. Konu ile ilgili verilen ornek aynen soyle:
Gelir Vergisi mükellefi olan Bay (A), 2009′a iliskin beyannamesini kanunî süresinde vermemis, takdir komisyonuna sevk islemi sonrasında 1.000 lira tutarında vergi ziyaına sebep olduğu tespit edilmistir. Bunun üzerine, vergi dairesince 1.000 lira tutarında kesilen vergi ziyaı cezası 1 Eylül 2010 tarihinde vergi/ceza ihbarnamesi ile mükellefe tebliğ edilmistir. Bay (A) tarafından kanunî süresi içerisinde uzlasma, dava açma ve cezada indirim haklarının hiçbiri kullanılmamıs ve ceza 1 Ekim 2010′da kesinlesmistir. Bay (A)’nın 2008 yılına iliskin Gelir Vergisi beyannamesini süresinde vermesine rağmen matrahı düsük gosterdiği için verginin 500 lira eksik tahakkuk ettirilmesine ve bu suretle vergi ziyaına neden olduğu, vergi incelemesi sonucu 2 Mayıs 2011 tarihinde tespit edilmistir. Buna gore, daha evvel kesinlesmis bir ceza bulunsa da, kesinlesmis bu ceza daha sonra islenmis bir fiil sebebiyle kesilmis olduğundan 2011 yılında kesilecek ceza, artırıma gidilmeksizin uygulanacaktır.
Temmuz Form Ba-Bs süresi uzatıldı
Gelir İdaresi, normalde 31 Ağustos’ta verilmesi gereken, son günün bayram gününe denk gelmesi sebebiyle süresi 2 Eylül’e uzayan Temmuz 2011 Form Ba-Bs bildirimlerinin verilme süresini 7 Eylül 2011 tarihi saat 24.00′e kadar uzattı.
ahmet.yavuz@zaman.com.tr
29 Ağustos 2011, Pazartesi
Devlet, alacağına farklı, borcuna farklı faiz uygulayamayacak
Kamu kuruluslarının bazı uygulamaları mükellefi mağdur edebiliyor.
Bu mağduriyete maruz kalanlar ya soylenmekle yetiniyor ya da hakkını mahkemelerde arıyor. Maalesef mahkemelerde hak aramak hem masraflı, hem de uzun ve zahmetli bir is olarak algılandığı için genelde o yola basvurmuyoruz. Ancak canı fazlasıyla yananlar, gozü bu süreçten korkmayanlar ve çesitli dernekler uygulamaların hukuka aykırı olduğu iddiasıyla mahkemeye müracaat ediyor. Mahkemeler bu tür müracaatlarda kanunun hukuka, hakkaniyete, esitliğe vs. uygun olup olmadığını değerlendirip karar veriyor. Son günlerde mahkemeler kendilerine intikal eden olaylardan iki konuda mükellef lehine karar verdi. Birincisi Maliye’den iade alacağı olduğu halde gecikenlere faiz odemesine iliskin. Diğeri de tüketici kredisi kullananlardan alınan Kaynak Kullanımını Destekleme Fonu (KKDF) kesintisi oranının uygulanmasıyla ilgili.
Vergi Usul Kanunu, devletin mükelleften alacağını zamanında tahsil edememesi ile mükelleften haksız veya fazla aldığı vergiyi zamanında iade edememesi halinde faiz uygulanmasını ongorüyor. Ancak bu faiz hesaplamaları hem süre hem de oran olarak birbirinden farklı. Devletin alacaklı olduğu durumlarda faiz vadenin sona erdiği tarihten itibaren islemeye baslıyor. Faiz oranı da aylık yüzde 1,4 olarak uygulanıyor. Mükelleften fazla veya yersiz olarak tahsil edilen vergilerin iadesinin geciktirilmesinde de faiz uygulanıyor. Yani mükellefe asıl alacağının yanı sıra faiz de odeniyor. Ama bu faiz, alacaklı olunduğu zamanki gibi yüzde 1,4 oranı üzerinden değil, yüzde 1 üzerinden tecil faizi oranında hesaplanıyor. Üstelik faiz isleyecek süre de fazla veya yersiz vergi alınan tarihten baslamıyor. Bu süre mükellefin iade için belgeleri tamamlamasından sonra üç ay geçtiği halde iade yapılmaması halinde isletilmeye baslanıyor. Oysa idarenin alacağı için geçerli olan yontemin mükelleften fazla veya yersiz olarak kesilen vergilerin iadesinde de uygulanması durumunda, verginin kesildiği tarihten itibaren faiz odenmesi gerekecektir.
Anayasa Mahkemesi mükellefe geç iade ile ilgili faiz hesaplamasının Anayasa’ya aykırı olduğu iddiasıyla açılan davada basvuruyu haklı gordü. Bolge idare mahkemesi tarafından gonderilen dilekçede; devletin alacağının her tür geç tahsilinde, (yargı kararı sebebiyle geç tahsil edilse bile), vade gününden itibaren faiz isletilirken, yargı kararı gereği iade edilmek zorunda olunan vergilere faiz ongorülmemesinin, hukuk devleti ilkesiyle bağdasmadığı ifade edilmis. Anayasa Mahkemesi basvuruyu değerlendirip bu sekildeki süre hesaplamasının Anayasa’nın 2 ve 35′inci maddesine aykırı olduğuna ve kanun hükmünün iptal edilmesi gerektiğine karar verdi. Karar alınırken Avrupa İnsan Haklarının ve Temel ozgürlüklerinin Korunmasına İliskin Sozlesme’ye de atıf yapıldı. Arada bir bosluk olusmaması ve iadesi gecikenlerin yeni düzenleme yapılıncaya kadar tamamen faiz alamama gibi bir durum yasamamaları için iptal kararının bir yıl sonra yürürlüğe girmesi kararlastırıldı. İptal kararı onümüzdeki yıl yürürlüğe girecek, ancak bu süreçte uygulamayı haksız bulup mahkemeye giden mükelleflerin mahkemelerce haklı gorüleceği unutulmamalı. Bu yüzden diğer iptal kararlarında da ifade ettiğim gibi idarenin Anayasa Mahkemesi kararını dikkate alarak yeni bir düzenleme yapması gerektiğini hatırlatmakta fayda gorüyorum.
ESKİ KREDİLERE YENİ KKDF ORANINA SON
28 Ekim 2010′da Bakanlar Kurulu kararıyla bankalar ve finansman sirketlerince kullandırılan tüketici kredilerinde (ticari amaçla kullanılmamak kaydıyla gerçek kisilere verilen krediler) KKDF kesintisi oranı yüzde 10′dan yüzde 15′e çıkarılmıstı. Ancak yükseltilmis oranının daha once alınmıs ve taksitleri odenmekte olan kredilere de geçerli olup olmayacağı tartısma konusu olmustu. Maliye bu tartısmaya Bankalar Birliği’ne yazdığı yazı ile son vermisti. Yazıda yüzde 15′lik oranın, kredi kullanım tarihine bakmadan 28 Ekim 2010′dan sonra tüm tüketici kredilerinde uygulanacağı belirtiliyordu. Ben de uygulamayı kosemde elestirmistim. Çünkü aynı bakanlığın 2004′te bir yazısında yeni oranın, kararın yayım tarihinden itibaren kullanılacak ve temdit edilecek tüketici kredilerine uygulanacağı ve Bakanlar Kurulu kararının alındığı tarihten once kullandırılmıs olan tüketici kredilerine iliskin faiz tahakkuklarında ise eski oranın uygulanacağı ifade edilmisti. Üstelik KKDF’nin Merkez Bankası tarafından takip edildiği donemlerde de benzer oran artıslarında, karar tarihlerinden sonra alınan kredilerde artırılmıs oranlar uygulanmıs.
Bu uygulamayı hukuki bulmayan Tüketici Dernekleri Federasyonu, ilgili Bakanlar Kurulu kararının ve Gelir İdaresi Baskanlığı’nın düzenleyici isleminin iptali ve yürütülmesinin durdurulması için Danıstay’a dava açmıstı. Danıstay geçen ay verdiği kararla Gelir İdaresi’nin yazısı ile yapılan islemin yürütmesini durdurdu. Kararda yeni Bakanlar Kurulu kararı yayımlanmadan once kullandırılan tüketici kredilerinde tahakkuk eden faiz ve fon kesintisinin tahsil edileceği tarihleri gosteren odeme planının tüketiciye verildiği, boylece sabit oranlı kredi için kredinin kullanıldığı tarihte faiz ve fon tahakkuku yapıldığı, yani kredinin kullanıldığı tarihte faiz tahakkukunun kesinlesmis olduğu belirtilerek, bu kredilere artırılmıs oran uygulanarak KKDF hesaplanmasının hukuk güvenliği ilkesine aykırı olacağı ifade edilmis. Buna gore Bakanlar Kurulu kararından once alınan tüketici kredilerinde KKDF oranının eski orandan (yüzde 10) hesaplanması gerekecek.
Yürütmenin durdurulması kararları, ilgili oldukları islemin hukuki varlığına son vermiyor. Sadece yürütülebilirlik ozelliğini iptal davasının sonuna kadar erteliyor. 28 Ekim 2010 tarihinden once kullanılan sabit oranlı Türk Lirası tüketici kredileri için tahakkuk eden faiz üzerinden yüzde 15 oranında değil, yüzde 10 oranında KKDF hesaplanması gerekir. Davayla ilgili nihai karar verildikten sonra o karara gore düzeltme yapılır. Bu arada değisken faizli veya dovize endeksli TL kredilerde ise odemenin yapıldığı tarihte faiz tahakkuk ettirildiğinden bu kredilere yeni oran üzerinden (yüzde 15) KKDF hesaplanmaya devam edecek.
ahmet.yavuz@zaman.com.tr
13 Haziran 2011, Pazartesi
Sanat mı dediniz?
Geçtiğimiz ay Film Arası Dergisi’nden arayıp, Radikal’den sevgili Uğur Vardan’ın; “Bugün Türkiye’yi saran siyasi iklim, 2002′yi çıkıs noktası olarak alırsak yaklasık dokuz yıldır iktidarda.
Lakin kendini yüzde 50′lerle ifade eden bu hareket, sanat alanında, ozellikle de sinemada henüz düsünsel uzantılarını bulmus ya da yansıtmıs değil. Bu yolculuğun sanatsal izdüsümü hangi noktada, nasıl bir hesaplasmadan geçiyor, Türkiye’deki yasanan sosyolojik değisimlere nasıl refleks veriyor; bunu sinemada, en azından o ideolojiye sahip yonetmenler tarafından yapılan filmlerle gormek istiyorum.” seklindeki haklı bir tespitinden yola çıkarak, “Basbakan ustalık doneminden bahsederken, muhafazakâr sinemada bundan bahsedebilir miyiz?” seklinde soru sormuslardı. Sorularına verdiğim cevabı derginin internet sitesinde ya da arama motorlarında bulabilirsiniz.
Ben bugün baska ama konuyla da nispeten ilgili bir yasanmıs hadiseden bahsetmek istiyorum. Yaklasık bir yıldan beri ozellikle “muhafazakâr sinemacı” dediğimiz çevreden olan arkadaslar her ay periyodik olarak toplantı yapıyor. İçlerinde deneyimli yonetmen, senarist, gorüntü yonetmeni, müzisyen, yapımcı, prodüksiyon isleriyle ilgili birçok sinemacı var. Epey gazeteci ve sektorle bir sekilde ilgili isimler de katılıyor bu toplantılara. Bunların yanında sektore yeni girmis genç sinemacı kusağın da ilgisi az değil.
Bir vakıf, dernek ya da baska tür kurumsal disiplin çerçevesinde beraber olma çabası değil bu toplantılar. Tamamen ‘mesveret’ esaslı, bir tür hal hatır sorma, hem/dem olma birlikteliği…
Bu toplantılar birkaç ay İstanbul Büyüksehir Belediyesi’ne bağlı Kültür As’nin Topkapı’daki merkezinde yapıldı. Bakınız ‘dı’ diyorum zira artık orada yapılmıyor.
Çünkü kibar bir üslupla kapı onüne konuldu bu insanlar.
Sanırım her sey eski müdür Nevzat Bayhan Bey’in milletvekili adayı olmasıyla değismeye basladı. Bizler ‘Ah ne âlâ, kültür/sanatın en deneyimli isimlerinden biri Meclis’e giriyor’ diye sevinirken, iktidar partisi birçok sanatçı gibi, Nevzat Bey’i de aday gostermedi.
Elbette onların bileceği is ve bize düsmez, kimi listelerine alıp kimleri almadıklarını sorgulamak. Lakin güresçiye, futbolcuya (bunları küçümsediğim için soylemiyorum asla, gerekli buluyorum hatta) gosterilen ilgi ve perestis nedense sanatçıya gosterilmez siyasiler tarafından. Asla, daha fazla isim vererek isi kisisellestirmek istemem. Ama içinde bulunduğumuz manzaranın net gorülmesi açısından da boylesi bir yazı sarttı açıkçası. Nevzat Bey’in gidisiyle beraber değisti tabii bazı isimler. Yerine gelen beyefendinin ismini hiç duymadım ve tanımam da sahsen. Ve büyük ihtimalle çok değerli bir isimdir, kültür ve sanat alanında elbette ki yetkindir. Bundan süphem yok.
Lakin bu tür gorev değisiminden sonra kurumlarda yasatılan bozgun ve talan psikolojisinin, parti farkı gozetmeksizin, devletin tüm birimlerine sinmis olduğunu uzaktan gozleyen biri olarak soyleyebilirim. Kültür As’de de boyle bir sey oldu sanırım. Ve enteresandır, yeni gelen yonetici arkadaslar ilk is olarak sinemacıları kapı dısarı etmeyi seçtiler.
Oysa hiçbir zararı yoktu bu sinemacıların kimseye. Herhangi bir isi, organizasyonu da engellemiyorlardı. Baska bir ülkede, sehirde olsa, yalvarıp yakarılarak tertiplenecek olan bir organizasyon büyük bir keyifle sona erdirilmeye çalısıldı.
Elbette birtakım zevatın engellemeleri ile durmaz bazı seyler. Bu toplantılar hâlâ yapılıyor ama baska mekânlarda tabii. Ki sanata ne engeller çıkarılmıs bu ülke tarihi boyunca. Eminim bu yazıdan sonra on türlü bahane bulunup, ‘efendim soyleydi de boyleydi de’ filan seklinde kendilerince açıklamaları olabilir sevgili yetkililerin. Ama tüm bunlar gerçeği değistirmiyor ne yazık ki!
Son tahlilde manzara sudur yani: Siyaset ustalarının bürokratları sinemanın ustalarına, ‘bizden ırak olun da nerede olursanız olun’ deyip, okulsuz eğitim hayal eden siyasi zihniyetin yasadığını bir kez daha hatırlatmıslardır bize.
Sanırım Kültür As’nin o salonu, simdi koltukları gıcır, masası düzenli, kliması kapalı güzel güzel dinleniyordur.İste boyle.
n.hazar@zaman.com.tr
http://twitter.com/nedimhazar
05 Eylül 2011, Pazartesi
Teror
Mübarek bir ayın son demlerini yasıyoruz. Hani insanın gonlünden bambaska seylerden bahsetmek geçiyor.
Misal eski Ramazanlardan, eski müminlerden, yeni imkânlardan, yeni sevaplardan filan… Ne bileyim, birtakım hazrete inat Ramazan’ı imha değil ihya etme cetveli hazırlamak en eğlencesinden mesela.
Ama gerçek; dünya ve Türkiye gerçekleri de bir yandan tüm çıplaklığıyla duruyor karsımızda. Somali misal. Ya da güneydoğu…
İster en fasistinden Kürtçü olun, ister en iflah olmaz devletçi, kimse ‘kan istiyorum, gozyası istiyorum, insanlar olsün istiyorum’ diye bir seyi talep etmez sanırım. En azından ruh hastası değilse… Eminim ister devlet adına, ister orgüt adına kan dokenler, hatta bizzat kursunu sıkanlar bile, ‘daha güzel bir gelecek adına’ yapıyorlar bunları. En azından inançları bu yondedir.
Teror orgütünün son eylemleriyle ülkeyi boylesi bir sürece sokacağı epeyden beri belliydi. sahsen bu son taktiklerindeki amaçlarını tam olarak kavrayamasam da, alınacak sonuç açısından, bundan oncekiler gibi bir savas yasanmayacağı da asikar.
Nereden biliyoruz? Daha once bu tür operasyonlarda, muhtemelen saldırıları çok onceden zamanlamasıyla beraber ihbar aldıkları için, mağaralara çekilip, ‘ha ha acımadı ki, acımadı ki’ türünden Türk ordusunun bos dağları, tepeleri bombardımana tuttuğunu ilan edenler, simdilerde masum Kürt koylülerini sınıra yığmanın telasına düsmüs durumdalar.
Gazeteci olunca nereye giderseniz gidin, sorular pesinizden gelir. Misal bir hafta once, ‘Ne olacak bu sike meselesi?’ diye soranlar, dün, ‘Ne olacak bu teror meselesi?’ne çevirdiler soruyu. Açıkçası gün asırı ekrana çıkan uzmanlar kadar bilgili, sesi gür ve malumatlara olan imanı sağlam biri değilim. O nedenle, bu meselede çok parçalı fikirlerim var. Hepsini düz cümleler ile ifade etmek ise bu Ramazan günü biraz zor. Hemen ozetliyorum: Masum değiliz bu konuda hiçbirimiz…
Devlet: Belki hükümet demek lazım. Geçmis hükümetlerin Kıbrıs sorununda yaptığı gibi, zannedildi ki, saldırılar durunca, asker olmeyince Kürt meselesi çozüldü. Sıfır ses, sıfır sorun! Yok oyle, değil tabii… Meseleyi çozmek için fırsatı iyi değerlendiremedi.
orgüt: Dünya değisiyor, en basta Türkiye ve Kürt insanı da. Ama bunu fark edemeyecek kadar yorgun ve ilkeller. Ülkeyi yoneten zihniyetteki eski zihniyetle karıstırıyorlar. Devlet ocalan ile gorüsürken, elindeki kozları güçlendirmek için siddeti tırmandırdılar. Dıs ülkelerden en azından moral desteği alacaklarına olan inançları hâlâ var. Ama oyle değil, muhtemelen çok pisman olacakları bir süreci baslattılar.
Medya: Her ne kadar genel karakteristik olarak bazı alıskanlıkları kolay değistiremeseler de (orneğin F-16′lar bomba yağdırdı, helikopterlerimiz acayip uçtu, süper vurdu) akıl sınırlarını zorlayan militer dilin yavasça terk edildiğini gorüyoruz. Medya da eski medya değil. Andıççılar bu yüzden üzgündür eminim.
BDP: En zor durumda kalanların basında geliyorlar. Hem siddeti reddedip, hem PKK’yı kınayamamak, hem her sehit asker haberinden sonra suçlayan ithamlara muhatap olmak kolay tasınabilecek bir durum değil. İse bir de çapsızlık ve basiretsizlik girince, hem seçime katılıp hem Meclis’e gelmemek gibi kendi ayağına kursun sıkma eylemi yapınca, simdi uyguladıkları gibi, ‘eveleme geveleme’yi parti programına donüstürdüler ne yazık ki!
Aslında halklar, haklar ve Cenab-ı Hak bağlamında da meseleyi değerlendirmek vardı ama, yer kalmadı.
n.hazar@zaman.com.tr
http://twitter.com/nedimhazar
22 Ağustos 2011, Pazartesi
İsrail ozür diler mi?
İsrail, 9 Türk’ü sehit ettiği Mavi Marmara baskınıyla ilgili Yeni Zelanda eski Basbakanı Geoffrey Palmer baskanlığında bir komisyon tarafından hazırlanan BM raporuna iliskin “Profesyonelce hazırlanmıs, ciddi ve kapsamlı bir belge.
Kaybedilen hayatlar için üzüntülerimizi dile getiririz, ama ozür dilemeyeceğiz” açıklamasını yaptı. Basından beri İsrail “üzüntülerini ifade edebileceği” ama ozellikle “ozür dilemeyeceği”nin altını çizmektedir.
Hiç kuskusuz diplomatik dilde “üzüntü” ile “ozür” kelimeleri arasında fark var. İsrail eğer yaptıklarından bir miktar nadim değilse üzüntülerini de dile getirmezdi. İnsan bir olaya üzülüyorsa, olanları tümüyle onaylamadığı, baska sekilde olmasını mümkün gordüğü anlamına gelir. Belli ki İsrail yonetimi içinde bu düsüncede olup üzüntülerini ifade etmeye hazır kimseler var. Bu çevreler reel politikten hareketle Türkiye ile iliskilerin üzüntü ifade etmekten daha onemli olduğunu düsünmektedirler. Ne var ki, “ozür” dilemeye kimse yanasmıyor. Tabii ki ozür daha ağır bir pismanlığın, hatayı ve hatta suçu itiraf etmenin ifadesidir. İsrail yonetimi Mavi Marmara olayında ozrü gerektirecek boyutlarda hata veya suç islediğini düsünmüyor. Bu akla gelebilecek ilk izahtır.
İkinci izah ise, İsrail kimseden çekinmiyor, bolgenin yegane gücü, sozü geçen tek kabadayı rolünü oynuyor ve bunu basta Türkiye olmak üzere bolge ülkelerine empoze etmeye çalısıyor. Gozünü bürümüs kibir onun bazı gerçekleri gormesini engelliyor. İsrail bunu yaparken, tabii ki gücünü büyük olçüde basta ABD olmak üzere Batı ülkelerinde etkin faaliyetlerde bulunan Yahudi lobilerinden, kontrol ettiği askerî, politik, ekonomik, diplomatik ve medya mecralarından alıyor. Bu güce sahip bir İsrail niçin 9 Türk’ü oldürdü diye ozür dilesin ki! oldürdüğü Filistinlilerin haddi hesabı yok. Filistinlilerle Türkler arasında ne fark var ki! Ancak ozür dilememesine izah sadedinde zikredilen soz konusu iki sebep dısında pek kimsenin aklına getirmediği üçüncü bir sebep var. O da politik Siyonizm’in teolojik varsayımlarıyla ilgili de olabilir. Belirtmek gerekir ki, İsrail “herhangi bir dünya devleti” değildir. Diğer bütün devletlerin kurucu ideolojileri, kokenlerinde belirgin dinî gerekçeler ve mesruiyet çerçeveleri yatsa bile belli olçülerde beseri unsurlar yatar; modern İsrail devletinin kurucu ideolojisi olan politik Siyonizm bunların tümünden farklıdır.
Modern İsrail, “Tanrı tarafından seçilmis kavmin” devletidir. Bu devletin yurttasları “Tanrı’nın çocukları”dır. Tevrat’ta soyle yazar: “Çünkü sen Allah’ın Rabbe mukaddes bir kavimsin, Allah Rab yeryüzünde olan bütün kavimlerden kendine has bir kavim olmak üzere seni seçti. Rabbin sizi sevmesi ve sizi seçmesi bütün kavimlerden daha çok olduğunuz için değildir.” (Tesniye, 7: 6-7) “İsrail benim ilk oğlumdur.” (Çıkıs, IV, 22-23.); “Çünkü ben İsrail’in babasıyım.” (Yeremya, 31: 9)
Bunun fazlaca abartılmaması gerektiğini soyleyenler yok değil. Bunlara gore seçilmislik “Tora’yı Tanrı’dan doğrudan alma, onun direktiflerini yerine getirmekle yükümlü kılınma ve dünyevi varolusun en karanlık koselerindeki kutsiyet kıvılcımlarını kesfetme ayrıcalığı Beni İsrail’e tanınmıstır. Boylelikle İsrail ve Tora yaratılısın iki ayrılmaz parçası haline gelmislerdir.” (Bkz. Tora, I, onsoz) Bunu bu sekilde izah edenler dahi “Ve siz benim için bir Koenler krallığı ve kutsal bir halk olacaksınız” (Çıkıs, 19:6) hükmünden hareketle, İsrail’in halk olarak kutsal olduğunu düsünmektedirler. İsrail, “kutsal bir halk olarak Tanrı’nın Varlığı’nı dünyada hissettirmeli, diğer halklara Tanrı’yı tanıtmalı ve kutsiyet konularında rehberlik gorevini üstlenmelidir” Kur’an-ı Kerim, “Biz Allah’ın çocuklarıyız ve sevdikleriyiz” (5/Maide, 18) iddiasının tümüyle geçersiz olduğunu soyler. Çünkü birileri “Tanrı’nın çocuğu ise” yanılmazdır, hatasızdır, masumdur. Yaptıklarından dolayı kendisinden asağı kimselerden “ozür” dilemez, hatta kendini diğer insanların -ve ülkelerin- bağlı olduğu hukuk kurallarıyla bağımlı gormez.
ozür konusuyla ilgili İsrail-içi tartısmayı bir de bu açıdan izleyip anlamakta fayda var.
a.bulac@zaman.com.tr
05 Eylül 2011, Pazartesi
Gayrimüslim hakları
Türkiye’nin temel bir zihniyet donüsümü yasamasına ihtiyacı vardır.
Bizi yeryüzünde onurlu, güvenli, ozgür ve felaha engel olmayacak düzeyde refaha gotürecek bir zihniyet devrimi. Boyle bir devrimin zihin altyapısının olusması için oncelikle hakikatte çozümü gayet kolay aktüel sosyo-politik sorunların bir hal yoluna konması gerekir. Bunlar da basitçe Kürt sorunu, Alevilerin tabii hak ve taleplerinin karsılanması, gayrimüslimlerin durumlarının düzeltilmesi. Baska konular da var: Gelir adaletsizliği, kimlik krizi, Türkiye’nin bolgesinde kendisiyle esdeğer ülkelerle esitlik temelinde isbirliği yapıp yeni bolgesel bir entegrasyonun kurulmasında rol alması vs.
Eskiyle mukayese edildiğinde umut verici adımların atıldığı müsahede edilmektedir. Gayrimüslimlerin cemaat vakıfları, tasınmaz malları konusunda alınan karar bunlardan biridir. Hükümet gayrimüslimlere “zulüm”den baska kelime ile ifadesi mümkün olmayan bir uygulamaya son verdi: 1936′dan sonra edindikleri ve 1974′ten bu yana Hazine’ye devredilen tasınmaz mallarının asli sahiplerine iade edilmesine karar verdi. Hükümete ve Sayın Basbakan’a hepimizin tesekkür borcu var.
Musevi Hahambası Haleva bu kararı “Osmanlı’dan kalma bir ısığın devamı” olarak yorumladı. Aslında bu karar, her yerin karla kaplı olduğu soğuk ve kapkaranlık bir gecede Tur Dağı’nda “Ben bir ates (ısık) gordüm.” (28/Kasas, 29) diyen Musa aleyhisselamın ve diğer bütün peygamberlerin beslendiği vahyin ısığıdır.
Bu kaynaktan aldığı güçle dünyayı aydınlatan, zemheri soğukta ısıtan son Peygamber (sas) oldu. Gayrimüslimlerle iliskileri, ya “muahid/anlasmalı (siyasî ortaklığın aktorlerinden biri)” veya “zımmi hâkim yonetimin koruması altındaki sozlesmeli” olarak belirledi ve soyle buyurdu: “Zımmiye zulmedenin kıyamet günü hasmı benim.” (Ebu Davut, İmaret, 33) Genel hatlarıyla İslam tarihinde gayrimüslimlerle iliskiler bu çerçevede sürdü, bazen Müslüman yoneticiler zulmetti, ama hiçbir zaman varlıklarını imha etmeye yonelmedi.
Gayrimüslimlerin ağır mahrumiyetlere uğradığı yer Türkiye’nin cumhuriyet sonrası donemidir. Batı’yı referans alan Türkiye, gayrimüslimleri “millet sisteminin mensubu zımmiler” olmaktan çıkarıp “azınlık (ekalliyet)” statüsüne soktu, zorunlu mübadeleye tabi tuttu, onlara ikinci sınıf vatandaslığı bile çok gordü, onları potansiyel tehdit ilan etti, nefret objesi yaptı, onlara mahsus hukuksuz vergiler ihdas etti, milliyetçi unsurları provoke ederek kalanları da kaçırtıp 1910′dan sonra yaptığı gibi mallarını mülklerini Türklestirdiği unsurlara geçirip “milli burjuvazi”yi besleyip semirtti.
Ağır, ama istikrarlı adımlarla normallesiyoruz. Normallesme gayrimüslimlerin oncelikle “bir Batı musibeti olan azınlık” statüsünden çıkarılıp “yurttas” konumuna çıkarılmalarıdır. Bu koseyi takip edenler, yine “Batı musibeti olan mutlak esit yurttaslık”ın bugün yasadığımız etnik, mezhebi ve farklı kimlikler arasındaki çatısmalara çare olmadığını defalarca yazdığımızı bilirler. Esit yurttaslığı temel alan bir anayasal yurttaslık mevcut sorunları yeni formlar içinde üretip sürdürmekten baska ise yaramayacaktır. Referans alınması gereken “hukuk karsısında esit, ama sosyo-kültürel olarak farklılığı esas alan yeni bir yurttaslık veya tabiiyet anlayısı”dır. Ancak bu sağlanıncaya kadar, bugün milli sınırlar içinde Müslümanlarla çatısma içinde olmayan gayrimüslimlerin tümünün (Ermeni, Süryani, Rum, Musevi) diğerleri gibi “esit yurttaslar” olarak muamele gormeleri onların tabii haklarıdır.
Bu çerçevede cemaat vakıflarına ait malların iadesi yonünde verilen kararı, bir an once Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılması, din ve ibadet ozgürlüklerini kısıtlayan yasakların kaldırılması, Fener Patriği’nin “ekümenik vasfı”nın tanınması ve “Batı Trakya’da yasayan Müslüman kardeslerimize karsılık bizdeki gayrimüslimlerin rehin muamelesi” gormekten kurtarılması yonündeki kararlar izlemelidir. Bunu yaparken tabii ki Batı Trakya’daki Müslümanlara da aynı hak ve statünün tanınması için çalısacağız, ama bizdeki gayrimüslimleri artık rehin gormeyeceğiz.
a.bulac@zaman.com.tr
03 Eylül 2011, Cumartesi
Obama’nın Türkiye ve İsrail’le imtihanı
Mavi Marmara ihtilafında İsrail’den haklı ozür ve tazminat taleplerine karsılık bulamayan Erdoğan hükümetinin Tel Aviv’le bağlarını asgari düzeye indirerek uluslararası arenada diplomatik ve hukuki mücadele kampanyası baslatması, süphesiz ABD ile iliskilere de yansıyacak.
Zira İsrail’in Washington için tasıdığı müstesna onem herkesin malumu. İsrail’le artan gerginlik, son donemde Türk-Amerikan iliskilerini tamir noktasında alınan kaydadeğer mesafeyi geriletme ya da en azından inkisafa ket vurma potansiyeli tasıyor.
İki yakın müttefiki arasındaki ihtilafın derinlesmesinin milli çıkarlarına münafi olduğunu ve ozellikle Ortadoğu’daki manevra kabiliyetini zayıflatacağını bilen Obama yonetimi, Mavi Marmara krizinin diplomatik çozümü için perde arkasında büyük enerji sarf etmisti. Müzakerelere yakın kaynaklar, Obama yonetiminin oldukça adil ve yapıcı rol oynadığını belirtiyor. İlk anda akla gelebilecek olanın aksine, ABD korü korüne İsrail lehine Türkiye’ye taviz baskısı uygulamıs değil. Aksine, Amerikalılar kapalı kapılar ardında İsrail’e, Türkiye’den ozür dileyerek ve tazminat odeyerek bu sıkıntıyı savusturması telkinlerinde bulundu. Ancak Netanyahu hükümetinin uzlasmaz ve paranoid tavrı, Amerikalılara da yaka silktirdi. Diplomatik müzakerelere derinlemesine vâkıf olan Obama yonetiminin, neticede Türk tezlerine daha müzahir hale geldiğini ve mevcut açmazdan birinci dereceden Erdoğan hükümetini sorumlu tutmadığını soyleyebiliriz. Ne var ki Washington’da is, icra kanadıyla bitmiyor. Amerika’da İsrail lobisinin en etkili olduğu zeminlerden biri olan yasama kanadında, yani Kongre’de çok farklı bir tablo soz konusu. ozellikle Baskan Obama’yı genel olarak İsrail’i yeterince güçlü savunmamakla elestiren Cumhuriyetçiler, Türkiye’yle iliskilerin gelistirilmesini arzu eden icra kanadını sıkıstırabilir. ‘Ermeni soykırımı’ tasarısı, silah alımları ve ticaretin artırılması gibi konularda Obama yonetiminin Kongre nezdinde Türkiye’yle iliskileri savunarak kanun desteği isteme kabiliyeti zayıflayabilir. Baskan Obama’nın engel çıkaran Senato’yu ara donem kararıyla by-pass ederek Ankara’ya gonderebildiği Büyükelçi Francis Ricciardone’nin resmen atamasına yine takoz koyulması da ihtimal dısı değil.
amerikalı türkler endiseli
Obama yonetimi, Ortadoğu’nun yeniden yapılandığı Arap Baharı sürecinde, bolgenin gücü ve itibarı hızla yükselen oyuncusu Türkiye’yle en üst düzeyden olabildiğine yakın angajman ve istisare siyaseti güdüyor. İsrail’le cedellesme, Türkiye’nin bolgedeki Müslüman toplumlar nezdindeki itibarını yükselterek ABD’yi Ankara’yla yakın iliskilere daha bir mecbur hale getirecektir. Ancak 2012 Kasım’ında yapılacak baskanlık ve Kongre seçimlerinde Yahudi desteğine ihtiyaç duyan Obama yonetimi, ulusal çıkarlar ile siyasi zorunluluklar arasında denge arayısına girmek zorunda kalabilir.
Meselenin Türk-Amerikan iliskileri bakımından en talihsiz yanlarından biri, İsrail krizinin tam da Erdoğan hükümetinin Washington’u mutlu eden ve iliskilere pozitif ivme katabilecek füze kalkanı onayından sonra vuku bulmus olması. Gerçi gorüstüğümüz bazı Amerikalı gozlemciler, Ankara’nın füze kalkanı onayının İsrail’le iliskileri asgari düzeye indirme kararıyla aynı zamana denk gelmesinin tesadüf olmadığından kuskulanıyor. Onlara gore, Erdoğan hükümeti, akıllıca bir hamleyle İsrail politikasının Washington’da yol açacağı olumsuz havayı dağıtmak istemis olabilir. Ankara’nın boyle bir hesap yapıp yapmadığını bilmiyoruz. Ama füze kalkanı onayının Türkiye’yle iyi iliskileri savunan Amerikalılara faydalı bir argüman sağlayacağına süphe yok. Federal ve yerel bürokrasi, siyaset, Wall Street, medya, akademi, sanat, sivil toplum gibi hayatın her alanında Amerika’da etkili varlık gosteren Yahudi cemaatinin İsrail politikasından dolayı Türkiye’ye olumsuz duygular yüklenme ihtimali, ülkede son donemde kaydadeğer olçüde gelisen sivil Türk varlığı ve çıkarları adına da risk teskil ediyor. Bazı Ermeni ve Rum grupların gorünür gorünmez çelmelerinden zaten muzdarip olan Amerika’daki Türkler, Yahudilerin de hasım cepheye geçmesinden endiseli. Nitekim 2008′deki kanlı Gazze harekâtına Türkiye’nin sert tepki vermesinin ardından İsrail’le iliskilerinin serbest düsüse geçtiği donemde Amerikan medyasında Türkiye ve Türkler aleyhine yayınların arttığı gozden kaçmıyor. Düsünce kurulusu CAP’in (Amerikan İlerleme Merkezi) yaptırdığı son İslamofobi arastırması, Amerika’da Türklerin açtığı charter okulu zincirlerine karsı yürütülen sistematik karalama kampanyalarının bazı Yahudi fonlarınca desteklendiğini verilerle ispatladı. Amerikan Yahudilerinin çoğu liberal çizgide, insan haklarına saygılı ve yabancı düsmanı değil. Ancak İsrail yanlısı milliyetçi reflekslerle kararlı ve sistemli çalısmalar yürüten bazı Yahudi gruplar sayılarıyla orantısız derecede fazla etkili olabiliyor. Amerika, Türkiye ile İsrail’in müsabaka alanlarından biri haline gelirse ve Türk varlığına saldırılar artarsa, Türk-Amerikan iliskileri de yara alabilir.
Mezkur riskler muvacehesinde Obama yonetiminin Türkiye-İsrail ihtilafının sonuçlarından kaygı duyması için yeterince sebep bulunuyor. Ankara’nın Akdeniz’de seyrüsefer serbestisine yonelik bazı muğlak açıklamaları, Washington’da İsrail’e askerî meydan okuma gibi algılanarak, hükümetin isi nereye gotürmek istediğine dair ciddi istifhamlara yol açtı. Türkiye’nin barısçı çizgisine yakısan, İsrail’e tepkisini diplomatik çerçeveden çıkmaksızın ve itidali elden bırakmaksızın vermektir. Batı dahil uluslararası arenadan tutulacak tüm nabızları denkleme koyarak ve ulusal çıkarlarımızın bütüncüllüğünü goz onünde bulundurarak, eylem sınırlarımızı iyi çizmekte fayda var.
a.aslan@zaman.com.tr
05 Eylül 2011, Pazartesi
‘Dünya deviyim, gelir sizi deviririm’ donemi çoktan bitti!
Teknosa, 55 milyar dolarlık dünya teknoloji perakende devi Best Buy’ın üç yıl once ülkemizde açtığı Best Buy İstanbul Mağazacılık’ı satın aldığında neredeyse yer yerinden oynamıstı.
Oysaki bu sadece iki mağazalık bir satın almaydı. Peki, ne olmustu da medya konuya bu kadar ilgi gostermis, tüketici bu kadar dikkat kesilmisti? 8 milyar dolarlık Türkiye elektronik perakende pazarından adeta ceketini alıp çıkan markanın ardından Teknosa Genel Müdürü Mehmet Nane ile ülkemizdeki yerli ve yabancı markalarla büyüme ve rekabet stratejileri üzerinden epey konustuk.
Mehmet Nane’ye Best Buy’dan alınan iki mağazanın hem metrekare hem de ciro anlamında Teknosa’ya yüzde 5 katkısı olsa da tüketici algısında bu değer yüzde 500 gibi algılandı diyorum, “Türkiye’de iyi seyler oluyor.” diye cevaplıyor Teknosa Genel Müdürü ve “Aslında kalsalardı bu büyük kurulusun dünya deneyiminden daha fazla faydalanabilirdik.” diye de hayıflanıyor. Satın alma islemiyle birlikte Teknosa’nın toplam mağaza sayısı 71 ilde 260′ın, toplam metrekaresi de 160 binin üstüne çıkmıs. Bugün toplam çalısan sayısı 3 bin 100 olan Teknosa’nın 2011 Haziran itibarıyla organize pazardaki payı yüzde 42.
Satın alarak mı büyüyecekler?
Mehmet Nane, “10 yıllık planlarla çalısıyoruz. Süreçteki değisikliklerle gelecekteki 10 yıl bugünden farklı olsa da biz bu çalısmayı yapıyoruz, çünkü gelecekteki 10 yılı düsünüyor, arastırıyor ve hep birlikte derinlesiyoruz. Bu bir disiplindir ve hepimizin reflekslerinizi gelistirir. Maalesef bizim kültürümüzde boyle düsünme sistematiğine sahip kurulus sayısı çok az.” diyor. Peki, Best Buy’ı satın alma kararı da 10 yıllık plan çerçevesinde mi verildi, soruma da “Yeni mağaza açma ve var olanların cirosunu artırma yontemiyle organik, satın almalarla da inorganik olarak büyüyeceğiz. Bugüne değin hem deneyimimiz hem de finans gücümüz nedeniyle sektorümüzdeki tüm satın almalar bizim tarafımızdan gerçeklestirildi. Bu da bizim büyüme tezahürümüzün bir gostergesi.” diyen Mehmet Nane, ülkemizde 7 elektronik perakende markası olduğunu, dünya devlerinin ise bizim tüketicimizin beklentilerine uygun davranmadığı için zorlandığını soylüyor. “Türk perakendecisi kendisini artık oyle bir yere konumluyor ki ben dünya deviyim her yerde basarılı olabilirim soylemlerine pabuç bırakmıyor.” diye konusan Mehmet Nane, Teknosa’nın bugün lider marka olduğunu, ancak tüketicinin algısında gelecekte de lider marka olarak kalmak istediklerini soylüyor. 2005′te Müsteri Merkezli Bilimsel Perakende yaklasımını benimsediklerini, teknoloji satın alma tercihlerini 43 bin satıs noktasını olçen Gfk Arastırma sirketinin verilerine gore de lider marka olduklarını soylüyor. Basarılı olmak için müsteriyi odağa aldıklarını ifade eden Mehmet Nane, dünya perakendesinde hakim olan yaklasımları iyi bildiğini soylüyor.
Dersini iyi çalısan genel müdür
İngiltere, Fransa ve Almanya ornekleri üzerinden perakende yaklasımlarını anlatan Teknosa Genel Müdürü, İngiltere’nin asırı korumacı ve yeni olusumlara izin vermeyen yaklasımından, Fransa’nın daha süslü ve imparatorluk geleneklerini tasıyan izlerle perakendeyi yorumladığından, Almanya’nın ise yalın, hızlı ve sade yaklasımının tüm dünyada uygulandığından soz ediyor. Peki, yabancılar neden yurtdısında olduğu gibi Türkiye’de beklendiği gibi bir varlık gosteremediler, soruma ise, “Çünkü Türkiye’de bizim de kıramadığımız pazarın yüzde 85′ini domine eden Arçelik, Bosch ve Vestel bayilik zinciriyle karsılastılar.” diye cevap veriyor. Peki, ama yurtdısında elektronik daha ucuz, gidince hepimiz oradaki mağazalara dalıyoruz, dediğimde, “Sanıyorlar ki fiyatı biz belirliyor ve üstünde yazılanın tümünü de biz alıyoruz. Oysaki ürünün yüzde 20 oTV, yüzde 18 KDV ve Gümrük Vergisi de yüzde 6. Ayrıca cep telefonlarında bir de referans fiyat var, o rakamın altında da satamıyoruz. Sattığınızı varsayalım verginizi en az o referans fiyattan odüyoruz.” diyor.
Rekabet müsterinin algısında
“Hemen hepiniz aynı markaları üç asağı, bes yukarı aynı fiyata satıyorsunuz. Rekabet nerede düğümleniyor?” diye sorduğumda, “Müsteriyi merkeze alan Teknosa’da gorev tanımlarından prosedürlere, mal sevkiyatından isin nerede takıldığına kadar sorguladığımız bir akıs semasıyla çalısıyoruz. Sürekli kontrol sistemi Kaizen’i kurarak bizden 10 kat daha büyük dünya devi markalarla her zaman mücadele edebileceğimiz dinamik tutuyoruz. Sürekli çalısıyor ve kas yapıyoruz.” diye cevaplayan Mehmet Nane’ye “Yazılımlar değisiyor, beraberinde de cihazlar…” dediğimde, “Evet yazılımdaki değisim cihazları da etkiliyor ve daha da çok etkileyerek değistirecek. simdilerde 2 ayda bir yeni yazılımlarıyla bilgisayarlarla 6 ayda bir yeni modeliyle cep telefonları hayatımıza giriyor.” diyor.
Esnaf ruhu yasatılmalı
“Yaptığımız islerle anılacağız, asıl olan kırıp dokmeden isi yapmak ve tarihimizde etkin yeri olan ‘esnaf ruhunu’ yeni donemin sartlarına uyarlayıp modernlestirerek yasatabilmek. Bir dünya markası olmak isteyen Türk kuruluslarının bu ruhu yasatması gerekiyor.” diyen Mehmet Nane, perakende için “Ekonominin çarklarını çeviren en onemli unsur. Tükettiğimizden daha fazlasını almayalım ama ihtiyaçlarımızı da otelemeyelim. Boyle bakınca da perakende ‘tu kaka’ bir sektor değil.” diyor.
Perakende dernekleri güç birliği mi yapıyor?
Alısveris Merkezleri ve Perakendeciler Derneği (AMPD) Baskanı da olan Mehmet Nane’ye son donemde birlikte hareket etmek için federasyon olusturacağı soylenen derneklere iliskin sorduğum soruya, “Sektorün dernekleri AMPD, Birlesmis Markalar Derneği (BMD) ve AVM bir ihtiyacı karsılamak için kurulmus. O günkü ihtiyaçlarla simdikiler değisti. Perakendenin cüssesi ise devasa boyutlarda. Biz dernek yonetimleriyle bir araya gelip, farklılıklardan çatısma mı yasayacağız yoksa değer mi olusturacağız, diye sorduk. Yeni olusumda dernekler daha güçlü olacak ancak aynı konuda tek dernek olacak. Amaca yonelik olarak eğitim, tanıtım ve birlikte is yapma konusunda birlikte hareket edeceğiz. Genel kurullarımız yaklasıyor. Konuyu dernekler üyeleriyle paylasacak ve umarım ki diğer üyeler de sektorün daha güçlü temsili için bu kararı benimser.” diye cevap veriyor.
g.ocakoglu@zaman.com.tr
05 Eylül 2011, Pazartesi
İDO’yu da denizlerin TAV’ı yapacağız
İhale 16 Haziran 2011′de yapılmıs ve en yüksek teklifi veren Tepe-Akfen-Souter-Sera Ortak Girisim Grubu 861 milyon dolara ozellestirilen İstanbul Deniz Otobüsleri’nin (İDO) tüm hisselerine sahip olmustu.
Bu çok basarılı İstanbul Büyüksehir Belediyesi (İBB) istirakinin taliplileri büyük kuruluslardı. Aslında boylesine güçlü olusumların İDO’ya talip olmasının sebebi, kurulusun 2009′da ‘Dünyanın En Büyük Yolcu ve Araç Tasımacılık’ sirketi unvanını almıs olmasının yanı sıra geleceğe iliskin vaat ettiği potansiyeldi. Çünkü kamu hizmeti veren bir kurum olmasına rağmen ozel sektor anlayısıyla yonetilerek kâr ediyordu. Genel Müdür Ahmet Paksoy, 2005′te baslayan değisim donemi için, “sehir Hatları ile İDO’yu tek bir çatı altında entegre bir isletme olarak projelendirdik. Ardından da kendi içerisinde yenileme ve donüsüm sürecini baslattık.” diyor. O donemi hatırlayanlar bilir, değisim kamuoyunca yanlıs anlasılmıs, ‘Vapurumu istiyorum’ sesleri yükselmisti. İnsan iyiye çabuk alısıyor, bakımı yapılan iskelelerle tertemiz vapurlar yanlıs anlasılmayı çabuk bertaraf etmisti. 11 milyon yolcu ile baslayan İDO, bugün 100 milyonu askın yolcu ve 7 milyon araç tasıyor.
Nefes nefese yarısta ipi nasıl goğüslediler?
İhale süreci ilan edilince bugün İDO As Yonetim Kurulu baskan vekili ve murahhas üyesi olan onder Sezgi, o donem Bilkent Holding’de mali isler ve denetim koordinatorü (CFO) ve is gelistirmeden sorumlu yonetici olarak konuyu holding yonetiminin dikkatine sunar. Kuruma talip olma sürecini anlatırken de, “İDO düzenli nakit üreten bir isletme ve çok iyi yetismis insan kaynağına sahipti. TAV’daki basarımızı İDO’da da tekrarlayabileceğimizi düsündük ve ihale sürecine dahil olduk.” diyen onder Sezgi, çok iyi hazırladıklarını ve sürecin fiyat artırma bolümünde son ikiye kaldıkları Torunlar’la nefes nefese bir yarıs içine girdiklerini soylüyor. Stratejisi çok farklı iki grubun karsı karsıya kaldığını da soyleyen Sezgi, “Yarısın sonunda ipi goğüsleyen Tepe-Akfen-Souter-Sera Ortak Girisim Grubu oldu.” diyor. İhale alınınca da Bilkent Holding yonetimi Sezgi’ye bu kez de, “Madem sen istedin, sen yonet.” diyor.
Yeni olusumun yaptığı katkıyı ne zaman hissedeceğiz?
Son donemde İDO feribotlarında performans anlamında bir geriye düsüs var. Çalısanlar pek keyifli gozükmüyor, temizlik konusunda da sıkıntı var. Yonetim Kurulu Baskan Vekili Sezgi, “16 Haziran’dan bu yana henüz birbirimizi tanıma sürecinden geçiyoruz. Yolcular adına soylediklerinizi kabul ediyorum. Yolculuk kalitesinin ve verilen hizmetin artması bayramdan sonraya kaldı, çünkü kurumu İBB’den devraldığımızda hizmet alınan sirketlerle kontratlar henüz devam ediyordu. Pek çoğu yakında bitiyor ve yeni hizmet donemi de o zaman baslayacak. Yıl sonuna kadar iskelelerimizde havalimanlarındaki hizmete yakın kalitede hizmet alacaksınız. Ürün kalitesi de artacak. Gemilerimizdeki iyilesmeleri ise Ocak 2012′de gormeye baslayacaksınız.” diyor.
İsten çıkarmalar oldu mu, olacak mı?
Çalısanlar açısından değisim olacak mı soruma ise, “Biz İDO Genel Müdürü Ahmet Paksoy ile daha isin basında 3 yıl daha birlikte çalısma anlasması yaptık. Organizasyonel anlamda ise TAV ve Bilkent Holding’den İDO yonetiminden deneyimlerini değerlendireceğimiz sadece 6 yoneticimizi getirdik. Ayrıca bağımsız bir danısmanlık sirketinden de yeniden yapılanma için çalısma istedik. Boylesine satınalmalar sonrasında yoğun isten çıkarmalar beklenirse de İDO’da yolcuyla doğrudan çalısan operasyondaki çalısanlarımıza hiç dokunmayacağız.” seklinde cevap veren Sezgi’ye “Peki, kendiliğinden ayrılan, emekliliği gelip de uzatmaları oynayanlar için ne düsünüyorsunuz?” diyorum. İlginçtir ki kimse isi bırakıp gitmediği gibi sadece 2 kisi emekliliğini istemis.
İDO halka açılacak ve yeni yatırımlar yapacak mı?
“İDO’yu 2013′te halka açılabilir biçimde hazırlamak ve 2015′te TAV havacılık sektorü için ne ise İDO’yu da deniz tasımacılığında aynı yere getirmek istiyoruz. TAV’ın 10 yılda sıfırdan aldığı yolu biz buradaki yetismis kadro ile 5 yıl içinde alacağımıza inanıyorum.” diyen onder Sezgi, “İDO sadece İstanbul’da hizmet vermeyecek. Türkiye’nin tüm karasuları olmak üzere Akdeniz ve Karadeniz gibi yakın coğrafyada da yük ve insan tasıyacak. Gerektiğinde yeni gemiler alınabilirse de oncelikle mevcut filoyu en verimli sekilde kullanmak ilk hedef. Kabatas-Bursa ve İzmir gibi gemi sonrası otobüslerle de desteklenen hibrit bir tasıma süreci de planlanıyor. Uçaklardaki gibi internet bağlantısıyla yolculuk edilebilecek yeni rotalar tasarlıyoruz. Bu biçimiyle 7 saatlik İzmir yolculuğu süper lüks hizmetle 2 saate indirilirken, bütün bunlar otobüs fiyatlarından daha ucuz olacak. Bir baska rota ise Ro-Ro tasımacılığının yapılacağı Ambarlı-Bandırma ve Ambarlı-Bursa hattı olacak.” diye konusuyor.
Nereden çıktı bu ‘dinamik ve esnek fiyat’ politikası?
Elbette son donemde çok tartısılan bu fiyat politikasını İDO icat etmedi. Bütün dünyada ozellikle havayolları basta olmak üzere deniz ve kara tasımacılığında uygulanan bir yontem. İsin ozü, yolcu bu uygulamayla farklı tarihlerde değisik fiyatlarla bilet alabiliyor. Mesele müsteri sadakatini artırmak. once gelenin ucuza bilet alması ve ucuz aldığı için de bir yere gitmek istediğinde İDO’dan baska bir tasıma alternatifini düsünmemesi sağlanmaya çalısılıyor. İDO yetkilileri, “Dinamik fiyat uygulaması yolcuyu zarara sokarak sirketin gelirini yükseltmek olsaydı dünyada bunu uygulayan sirketlerin hiçbiri ayakta kalamazdı.” diyor.
İDO uygulamayı 1 Temmuz’da Yenikapı-Ban-dırma hattında pilot olarak baslatmıs ve bir ay boyunca test etmis. Ardından da 6 bin yolcuyla yolcu memnuniyet anketi yapmıs. Gelen geri donüsler ve yolcularla ortak bir fiyatlandırma stratejisi gerçeklestirmis. orneğin Bandırma hattında eski sistemde bilet 35 lira iken simdi erken alma skalasına gore 5 liradan baslayıp 45 liraya kadar çıkabiliyor.
Ayrıca kısa vadeli bireysel satın almanın otesinde uzun vadeli plan yapabilen gezi grupları ve tur sirketleri için de bu fiyatlar çok cazip gozüküyor. Peki, son dakika terminale gelen yolcu ne yapacak? Biletin değerini sefere olan talep ve doluluk oranı belirlediğinden sistem, yolcuya alternatif olarak aynı günün diğer saatlerinde veya bir gün sonrasına çok daha uygun fiyatları sunabiliyor. Yolcunun seyahat saatlerinde esnek olması halinde ucuz bilet alma sansı ise daha yüksek. Dinamik fiyatlandırmanın İDO’ya yansımasının en iyimser senaryoda bile toplam hasılatta yüzde 3 ila arasında olduğu ongorülüyor.
g.ocakoglu@zaman.com.tr
29 Ağustos 2011, Pazartesi
Turkcell, Vodafone ve Avea’nın marka kisilikleri…
Satın alma davranıslarının yüzde 70′i marka kisiliği ile açıklanıyor yani tüketiciler markaları insanlar gibi gorüp satın alma kararlarını bu kisiliğe gore veriyor.
Ayrıca ürünlerin marka kisiliği tüketicilerin kisiliğiyle uyumlu olduğu takdirde verdiği mesaj bireyler tarafından çok daha kolay algılanıyor ve içsellestiriliyor. Dolayısıyla bir sirketin, ürünlerinin ya da kurumsal markasının nasıl bir marka kisiliği algısına sahip olduğunu bilmesi, etkin marka stratejileri gelistirebilmesi açısından hayati onem tasıyor. Yurtdısında pek çok orneği varsa da Türk insanının değer ve yargılarına uygun bir arastırmayı Artı Marka Arastırmaları sirketi Marketing Türkiye için tasarladı. Epey ayrıntılı olan arastırmanın tamamı 15 Ağustos’ta dergide yayınlanacak ama çarpıcı bir bolümünü once sizlerle paylasıyorum.
“Türkiye’nin Lider Kurumlarının Marka Kisiliği” arastırması adı verilen çalısmada rekabetin kızgın olduğu GSM operatorleri incelendi. 16-35 yas grubu gençler arasında Turkcell, Avea ve Vodafone’un nasıl algılandığı arastırıldı. İstanbul’un farklı profillerdeki semtlerinden 600 kisiyle yüz yüze yapılan ankette farklı sosyoekonomik kesimlerin temsil edilmesine gayret edildi. Operatorler 25 temel insani sıfatla değerlendirilirken katılımcıların dile getirdiği 149 sıfat arasından “heyecan verici, yetkin, samimi, yenilikçi” one çıktı.
Turkcell’i en iyi ifade eden sıfat “heyecan verici” olurken Avea “samimi”, Vodafone “comert” olarak tanımlandı. Arastırmanın bütününe baktığımızda Turkcell’in genç nüfusta en olumlu marka kisiliği algısına sahip olduğu, ancak “samimiyet” boyutunda geride kaldığı gorülüyor. Oysaki “samimiyet”, tüketicilerle uzun donemli duygusal bağların kurulabilmesi açısından en onemli unsurlardan biri.
Avea ve Vodafone’un marka kisiliği algılarında one çıkan bir sıfat yok. Markalar dengeli bir grafik olusturuyor. Ancak tüketici tercihlerinde ilk sırada yer almak için güçlü marka kisiliği algısına sahip olmak gerekirken denge tek basına yeterli olmuyor.
Tabloya bakıldığında, tüm marka kisiliği sıfatlarında onde olan Turkcell, “comert” sıfatı itibarıyla her iki sirketin de gerisinde kalmıs yani tersten bakarsak Turkcell “heyecan verici ama cimri” olarak algılanıyor. Ayrıca dikkati çeken bir diğer konu da Turkcell’in ozellikle genç segmentine yaptığı yatırımlara rağmen Avea’nın gerisine düsmesi.
“Samimiyet” sıfatı itibarıyla da Avea ve Turkcell’in algıları benzerse de Vodafone’un bu alanda gidecek daha çok yolu var. Vodafone “comert” algısıyla Turkcell’i geçerken markanın simdiye dek yaptığı “Turkcell pahalı” iletisiminde ne kadar basarılı olduğu gorülüyor.
Uzun laf etmenin bir anlamı yok, tablo ortada! Bence markalar tabloyu ve sapkayı onlerine koyup nasıl algılanmak istedikleriyle var olan durum arasındaki bosluğu doldursunlar. Benden bu kadar!
En çok beğenilen reklam hangisi?
Ne zaman reklamlara iliskin bir arastırma yaptırsak ilk sıralarda GSM operatorleri basta olmak üzere yine aynı sektorün markaları one çıkıyor. Akademetre’nin Marketing Türkiye için yaptığı Ad-Metre Reklam Bilinirlik Arastırması’nda da gelenek bozulmadı ve yine Türk Telekom’un Cem Yılmaz’lı dizisindeki Taskın karakteri one çıktı. Ancak ilginçtir ki bilinirlikte birinci olan reklam beğeni soz konusu olduğunda bu kez baska sektorlerden markaların gerisine düsüp besinci oldu.
En beğenilenler listesi ise soyle sıralanıyor: Ruffles’ın “En kestirmeden Burger King lezzeti” reklamı, listesinin en basında yer alırken sırasıyla Fiat Punto’nun “Kornaya basan adam ve balkona çıkan kadın”, Pepsi’nin “Her kapakta günlük 60 dk konusma+Cepten internet”, Algida Cornetto’nun “Kalbinde yumusacık çikolata sosu saklı” ve Türk Telekom’un “Boruları birlestiren Taskın ve ekibi” ile yine Taskın’ın “Motorola Xoom tanıtımı” ardı ardına diziliyor. 23 reklamdan olusan listenin 22′ncisi “Yesil Maskotu” ile 11880 olurken açık ara sonuncusu ise “Dans eden kızlar” konseptiyle 11810 reklamı. 11810′lu reklamları artık pek gormüyorsak da 11880 “Bilmis Yesil Maskotta” ısrarlı olmasına bir anlam verememistim ancak oğrendim ki bu isler yurtdısında hazırlanıp bizde adaptasyonu yapılıyormus. İste arastırmalarda epeydir nal toplamasının sebebi budur dedim.
Biliyorum ki bazı reklamlar hiç unutulmuyor ama unutulmama nedeni her zaman hayırlara vesile de olmuyor. Hayırsız hatırlanmanın en iyi orneğini Banu Alkan’lı reklamlar veriyor. Düsünüyorum da 118′li reklamlar bir türlü vazgeçmedikleri ısrarlarıyla akıldan bir türlü çıkmayan reklamlar kategorisine girecekler mi?
Hangi dizinin saniyeleri daha pahalı?
İzlenme rekorları kıran dizilerdeki reklam kusaklarının her saniyesinin pırlanta değerinde olduğunu biliyorduk bilmesine ama nedeninin yüksek reyting olduğuna dair bir de kabulümüz vardı. Arastırma sirketleri Millward Brown ile Kantar Media bu kabulümüzü sozde bırakmayıp bilimsel bir arastırmaya dokmüsler. Arastırmacılar reklam ne kadar komik ya da merak uyandırıcı olursa olsun potansiyel tüketicisini yakalayamayan milyonlarca dolarlık yatırımın hüsranla son bulmasından yola çıkmıslar. Mesele isin kreatif tarafı olmayınca, yüzlerce reklam arasından nasıl farklılasılacağı bir sorun olarak masaya yatırılmıs.
Arastırma ABD’de de yapılmıs. Küresel olçekteki iki arastırma sirketi Millward Brown ve Kantar Media 184 reklam üzerinde yaptıkları “Reklamdan Uzaklasma” arastırmasında, en basarılı islerin medyada nasıl kullanıldığında etkili ya da etkisiz olabileceğini ortaya koymus. Buna gore ne kadar yaratıcı olursa olsun, bir reklamın televizyon izleyicisinin dikkatini çekebilmesi için hangi kanalda, saat kaçta, hangi programda yayınlandığı yani medyada yer alıs seklinin en onemli faktorü olusturduğu tespit edilmis. Alanında bir ilk olan bu arastırma, reklamın ilgi çekmesinde belirleyici olan yedi medya değiskenini (1) kanal, (2) program, (3) reklamın süresi (4) sıralamadaki yeri, (5) yayın zamanı, (6) ürün kategorisi ve (7) program sıralamasındaki yeri olarak belirlemis. Arastırmada ayrıca, kisisel iliski kuramayan, negatif duygusal tepki içeren reklamlarla inandırıcı ya da amaca uygun bilgi içermeyenler tüketiciler tarafından aforoz ediliyormus.
Ben reklamın one çıkıp ise yaramasında “doğru yer, doğru zaman” formülünün her zaman islediğini soylerim. Bir kez daha arastırmayla da ortaya çıktığı gibi reklam ne kadar basarılı olursa olsun medyada yer alıs biçimi basarılı değilse o is sonuçları açısından basarılı değildir. Hal boyle olunca da çok izlenen dizilere reklam girme kosulunu açık artırmaya bağlayan televizyon kanalları para kırıyor. En pahalısı hangisi derseniz kendi gününde en çok izlenen dizi o gün için en pahalı dizi oluyor çünkü fiyat neredeyse anlık belirleniyor. En yüksek bedeli odeyen, dizi içinde yerini alırken sürekli reklam veren pek çok marka dısarıya atılıyor. Sektorden edindiğim izlenim televizyonların bu, saniyelerimi elimi opene veririm pervasız hali markaların da medya ajanslarının da canını epey sıkıyor. Canı sıkılan markalar da kendilerine baska yollar arıyor ki, en kestirme yol da dijital mecraya çıkıyor. simdilerde Amerika ve İngiltere’de reklam bütçeleri bu yeni mecraya kaydı bile.
g.ocakoglu@zaman.com.tr
01 Ağustos 2011, Pazartesi
