Sohbet | Chat | Sohbet | Video | Haber | Mirc | Kadin | Cocuk |

Etiket Arşivi Haberci

Yalancının Mumu Yatsıya Kadar Yanar

Günün Haberi
Yalann söylüyorsun yalann!
Demişlerdi ki, 12 Eylül’den bir hafta-on gün kadar önce Kara Harp Okulu’nun haftasonu iznine çıkan öğrencilerine Gençlik Parkı’nda sol militanlar saldırıp birkaçını dövmüşler; bunun üzerine okul komutanlığı bütün öğrencileri servis otobüslerine doldurup Gençlik Parkı’na sevk etmiş ve çakı gibi organize çocuklar, park haydutlarını bir güzel benzetmişler!

Gazetelere aksetmiş midir bilmem; o netâmeli günlerde Polatlı Topçu ve Füze Okulu’nda (hiç füze görmedik ama!) yedeksubay talebeydik. Cuma günleri evci çıkarken bölük komutanı hepimizi avluda toplayıp, “Dayak yiyip gelirseniz askerliğinizi söndürürüm. Tek gezmeyeceksiniz, üniformanın şerefini koruyacaksınız” diye talkın veriyordu. İşte bu yüzden askerî üniforma ile Ankara sokaklarında dolaşırken iki kere korkuyorduk. Durumun vahâmetini anlamak için 1980 yılının hadiselerine, özellikle 12 Eylül’den bir ay önceki cinayet ve saldırı listesine göz atmak kâfidir.

Cinnet geçiriyorduk, buna sağcılar, solcular, hükümet, polis, asker, vatandaş herkes dahildi. “Bizden-onlardan” ayrımı en hayatî bilgiydi. Taraf olmanın mantıkî gerekçesi kalmamıştı; yaşamak ve yaşatmamak için herkes kimliğine tutunuyordu. Solcu katledilince “Oh olsun” diyorduk; onlar da, “Üç faşist geberttik; kökünüze kibrit suyu” diyorlardı. Vaziyet fenaydı. Huzurun, sükûnetin, toplumsal barışın bir gün yeniden kurulabileceğine inancım kalmamıştı. Sele kapılmış çürük kütükler gibiydik.

12 Eylül sabahı saat 6′da taburun içinden demiryolu geçen arka avlusunda içtima ettiğimizde bölük komutanı bize “darbe”yi haber verdi. Bu, beklenen bir şeydi, öngöremediğimiz, “Şimdi bize n’olacak?” endişesiydi. 12 Eylül yönetimi ideolojik kamplaşmayı bitirmek için, bataklığı değil bütün ormanı yakan bir toptancı, nobran ve asılsız bir özgüven tavrına tutunmuştu. İlk gözaltıyı, en iyi şartlarda 4 ay sorgusuz sualsiz tutukluluk günleri bekliyordu; sıkıyönetim mahkemelerinin tartışılabilir adalet duygusuna mukabil, soruşturma ve delil toplama süreci fecîydi, bunları zaten çok duydunuz. Az duyduğunuz şey, sokağa çıkma yasağı sona erdiğinde hayretle fark edilen rahatlama, sükûnet duygusudur. Kaldırımlarda, sokakta, mahallede endişesiz gezebilme, canından emin olabilme, sıradan bir gündelik hayatı sürdürebilme konforu toplumu mest etmişti. İnsanlar, iç savaşın kader olmadığını, “netekim” bir düdükle sona eriverdiğini fark ettiklerinde memnun oldular. Siyasî hayatın topyekûn askıya alınmış olması öyle kimsenin umurunda değildi. Biraz da işlerin bu raddeye varmış olmasından sorumlu sayıldıkları için dönemin siyasî liderlerinin gözaltında tutulup yargılanması büyük rahatsızlık doğurmadı. Barış ve sükûneti hepimiz sevmiştik ve terör cinini yeniden şişesine tıkabildiği için askere bir ölçüde saygı duyulduğu zamanlardır o günler. 12 Eylül’ü bütün melânet, ahlâksızlık ve yolsuzluğun teşvik edildiği uğursuz bir milât noktası gibi gösterenler yalan söylüyorlar. Bunlar, sayıca bir mânâ ifade etmedikleri halde, basında tuttukları subaşı yerlerinden ötürü büyük yanılgılarını gizlemeye çalışan bir avuç iflâhsız Marksist militanın tarihi restorasyon çabasından ibaret. 12 Eylül öncesi yükselen şiddetin ahlâkî ve felsefî kofluğu, dönemin Marksist çetebaşılarının omuzundadır; nitekim bu ahlâkî sorumluluğun altında ezilip kalmışlardır ve her 12 Eylül’de ülkücü eylemcilere sövüp durmalarının sebebi budur. Sağ eylemcilik bîgünâh değildi, daha ziyade mâruz kalan, inisiyatif kullanmakta donanımsız taraftı; garibandı, hâlâ biraz öyle galiba. Hapishaneden tek parça çıkan Marksistler tez zamanda büyük sermayeye yamanırken, ülkücülerin küçük esnaflığa, ufak memuriyetlere veya olmadı düpedüz mihnete düşmeleri sebepsiz değildi.

12 Eylül buz gibi darbeydi ama onu ahlâken 27 Mayıs’ın, 28 Şubat’ın, Balyoz’un, Ergenekon’un yanına koyamazsınız. Şeytan teferruatta gizlidir.

t.alkan@zaman.com.tr

Etiketler: haber oku, haber paylaş, haberler, haberci, haber oku, haberleri oku, sabah, akşam, posta, zaman, hürriyet, milliyet, cumhuriyet, radikal, vakit, nakit, haber sabah, samanyolu, haber türk,

Haber Sayfası

İnternetten Haber okumak, İnternet Haber, sanal haber, haber sitesi, haber oku, sabah haberleri, haber turk, haberler, haberci, gazete haberleri, haber gazetesi, park haber, sohbet haber, haber sohbet parkı, sohbet haber, seri ilanlar,

Arda’ya ikinci ve son mektup
Sevgili Arda, onceki gün aksam, eline tutusturulmus kâğıttan -belli ki, senin geleceğini ve kariyerini senden çok düsünen uzak gorüslü büyüklerinin kaleme almıs olduğunu tahmin ettiğim- “Beni bu islere karıstırmayın” mesajını okurken, acı acı gülümsedim.

“Sen futbolcusun aslanım; neyine gerek gümüslü zurna?” diye bir güzel azarlamıs olmalılar seni. Anlayısla karsılıyorum, kınamıyorum, istihzâ etmiyorum. Samimi düsüncelerini açıkladın; doğru ve insânî seyler soyledin. Belki maç yorgunluğu ile kelimeleri bir araya getirirken maksadını asmıs seyler de vardı ama niyetin güzeldi, hâlisti, art niyet tasımıyordu ama artık oğrenmis olmalısın; Türkiye’de fikir sahibi olmanın bir bedeli vardır ve sen bu bedelin nereye kadar uzanabileceğini kısa zamanda hissederek âcil bir açıklamayla isin onünü çeviriverdin. Artık sadece onündeki maçlara bakacaksın futbolcu tâbiriyle! İyi olur, oyle yap.

Ne var ki, soylediklerini basında ciddiye alan ve destekleyen az sayıdaki kalemden biri olarak ben, “Soylediklerim çarpıtıldı, yanlıs anlasıldım” demek hakkına sahip değilim. Benim bütün isim yazdıklarımı, soylediklerimi tartmak, sorumluluklarımı gozden geçirmek, zihnimden geçenlerle yazdıklarım arasında sadâkat temin etmeye çalısmak; dolayısıyla “Yazdıklarım yanlıs anlasıldı; çarpıtıldı” mâzeretine sığınmam; yanlıs anlasılan yazı, basarısız yazıdır çünkü.

Ne yazdıysam arkasındayım; her cümlemin hesabını veririm, bedeli de neyse oderim.

O arada çok müessif bir sey oldu ama; yazıyı pazar oğle saatlerinde kaleme almıstım; gece 22 sularında Tunceli’de halı sahada top oynayan polislere saldırı haberi geldi. İçim cız etti. Okuyucunun bu nâmert pusu ile “Analar ağlamasın, gençler olmesin; onlar da candır” meâlindeki iyi -ve doğru niyet- mesajını yanyana koyup algılayacaklarını düsündüm. Nitekim oyle oldu, “Sana yakısmadı, PKK’lı cânilerle Mehmetlerimizi bir safa koydun”la baslayıp, “Allah belanı versin”e kadar uzanan hayli okuyucu tepkisi ile karsılastım.

Ne ilginç, üç buçuk ay once, BDP genel baskan adayı ve eski DTP milletvekili Mahmut Alınak da aynı kargısı savurmaktan çekinmemisti; aynı ibâreyi simdi, muhtemelen tam aksi cenahtaki biri tekrarladı mektup yoluyla, diyor ki: “Demek Arda’yı gozlerinden opüyorsunuz. Helal olsun, sizde bu ‘insan sevgisi’ oldukça emin olun, bu ülkede teror de bitmez, silah da susmaz. Dağdakiler de sizin evlâdınızsa sizin de Allah belânızı versin, yazıklar olsun…”

Bu da bir bedel iste: Ayniyle cevap verseniz, adınız “Ağzıbozuk yazar”a çıkar, ayrıca “Herife lânet okudum, okumus canı sıkılmıs” diye zevklenmesi de cabadandır. Ne diyeyim, bana düsen; bana belâ okuyan iki zıt kanattaki karakterin aynı siperde yanyana bulusmasına gülümsemekten ibaret; değmez, eksik olsun!

Bu arada üzüntülerini, elestirilerini seviyeli bir edâ ile ifade eden çok sayıdaki okuyucuma tesekkür ederim, haklarıdır; onlar benim gibi düsünmek zorunda olmadıkları gibi ben de nabza gore serbet verip sempati odülü almak hesabında değilim. Eksik olmasınlar, elestirilerini okudum ve nokta-i nazarımı değistirmis değilim. Eminim ki, ekranlara saat bası kalles pusu haberleri düsmediği daha sâkin bir zamanda boyle sert tepki gostermez, kanı suyla yıkamanın daha doğru olduğunu teslim ederlerdi.

Tunceli’nin gobeğinde top oynayan polislere pusu kurup kallesçe can almanın, sıradan teror eyleminden farklı bir boyutu var. İlgili ilgisiz her vesilede Meclis TV’de gosteri yapan o meshur Tunceli vekilinin ve diğer mevkii arkadasının su dakikaya kadar kaatillere yonelik bir tepkisini duymadık, mânidar değil midir? ote yandan Somali yerine Kenya’ya basarılı bir sefer yapan CHP Lideri’nin ozel uçağına muhabir koyup sanata dair roportaj yaptıran bir kısım basın kurulusunun, “Kemal Bey, Tunceli sizin memleketiniz değil mi; neler oluyor oralarda, siz daha iyi bilirsiniz, anlatsanız da oğrensek?” diye soru sormaması da bir tuhaftır.

t.alkan@zaman.com.tr

http://twitter.com/ahmetturanalkan

Arda’ya mektup
Sevgili Arda, penaltı kaçtıktan sonra, sisirme toplarla bası kesilmis tavuk gibi karsı kaleye seğirten oyunculara bakıp su tesbiti yaptığıma dair sahitlerim var: “Bu cenazeyi kaldırırsa Arda kaldırır…”

Niçin, çünkü içlerinde saha içi liderliğini futbol kabiliyetiyle harmanlayıp ayakta kalan sadece sendin. Galibiyeti veya “su milli takım”ı onemsediğimden değil, yenilseydik sen yenilmis olacaktın ve ben sırf ona üzülecektim.

Maçtan sonra dikkat çekici sozler soylemissin, “Golü Türkiye Cumhuriyeti’ndeki bütün halkların sehit olan evlatlarına armağan ediyorum. Bütün Türk evlatlarına armağan ediyorum. Ülkemde boyle seylerin olmasını istemiyorum bütün Türkiye vatandasları gibi.”

Tesâdüf mü; değil! Bayramın ilk günlerinde Genelkurmay’ın 160 civarında PKK’lının oldürüldüğü açıklamasını okuyunca kendimce su notu düsmüstüm: “Vay canına; ne hâle gelmis, getirilmisiz? Velev ki 160 değil de 158, 148 olsun; arasındaki küsuratın kemmiyetindeki keyfiyeti bile onemsemiyoruz. ‘Terorist’ dediğimiz de candır ya hû! O da bir ananın kuzusu, onlar da babalarının ocaklarının umudu. su mübârek günde boyle haberlerden sevinç duyacak kadar karartacak mıyız gonlümüzü? Çocuklarımız daha ne kadar zaman irinli ve kanlı siyâsetin kirli çetelesinde birer toplu rakam olarak kalacak?

Evlât acılarını paylasmayı bilelim; gerisi düzelir yavas yavas.” Bu noktayı savunmak kolay değil Arda, üstelik sevimsiz. “Sen Türk askeriyle PKK’lıyı aynı kefeye mi koyuyorsun?” ithamı var isin ucunda. Askerimiz, canımız-ciğerimiz; dağda gezen PKK’lı ise aslında yabancımız değil, o da evlâdımız, o da TC vatandası. O çocukların yaptığı isi kimse tasvib etmez, fakat ebeveynlerinin gozünde genç yasta can vermis bir evlâdın acısını olçecek terazi icad edilmedi bugüne kadar. Kabul edelim, geçmiste bu inceliklere riayet gostermedik. Kamuoyunun hıncı yatıssın diye olü ele geçirilenlerin cesedini karakol avlularına yatırıp teshir ettik, saygısız davrandık, cenazelerini ailelerinin defnetmesine bile engel çıkardık. O nokta onemliydi. Acıyı paylasma basiretini gostermek yerine, olümlerle yürek soğutmayı tercih ettiğimiz zamanlar oldu.

Arda da onu soylüyor iste, “İnsanlar olmesin istiyorum. Her gün olüm haberleri geliyor. Türkiye Cumhuriyeti askerî üniformasıyla olenler olduğu kadar kandırılıp dağa çıkan ve orada olen gençler var. Ne uğruna olüyorlar? Bilmiyoruz. Ancak hiçbir gerekçe bir insanın olmesi için yeterli değil. Bunca zaman bir arada bu topraklarda hep beraber yasadık, barıs içerisinde yasadık. Bütün bu olümlerde ocaklar yanıyor. Ben kimsenin ocağı yanmasın, kimse olmesin istiyorum. Soylemek istediğim bu.” Hâlâ sehit haberleri geliyor ama; boyle bir ortamda Arda olmak, Arda gibi konusmak kolay değil. İçimizden birileri bunu yapmalı ama; elmalarla armutları karıstırmadan doğruları soylemeli, hatırlatmalı; bu doğruları soylemek, mantıksız ve gâyesiz bir cinâyet sirketi haline gelen PKK’yı sirin gostermek değil; hakikate saygı gostermek, kendimize duymamız gereken saygıyı kaybetmemek. Doğru, haksinas ve âdil bir yerde durup zihin sağlığımızı korumak için, direnmek için.

PKK dağda kaybediyor iste; güçsüz olduğundan değil, basarılı olması halinde bile taraftarlarına âdil ve mâkul bir gelecek vizyonu vadedemediği için. BDP düzde beyhûde yere kendini helâk ediyor, Türklerin değil ama Türkiye’nin partisi olmak sansını, sırf cinayet sirketiyle arasındaki organik bağlar sebebiyle kaybediyor. Tutarsız, iki tavrı birbirine benzemez, sondürmeye değil tutusturmaya me’mur bir heyet. Ya değisecek, ya donüsecek. Türkiye’nin Kürtleri BDP’den daha iyi temsile lâyık çünkü.

Sevgili Arda; maçtan sonraki cümlelerin, attığın ve attırdığın golden daha değerliydi. Helâl olsun kalbine insan ve millet sevgisi koyan ana-babana. Gozlerinden operim.

t.alkan@zaman.com.tr

http://twitter.com/ahmetturanalkan

05 Eylül 2011, Pazartesi

Kur’an sahihse iman edecen mi hemsire?
Kur’an-ı Kerîm’in orijinal olmadığı, bilakis her vahiy kâtibinin kafasına gore tuttuğu notlardan olusan tahrif edilmis ve birbirinden farklı metinlerden meydana geldiği iddiası yine gündemde.

Zannediyorum soyle bir sematik kâr hesabından hareket ediliyor:

Müslümanlar, kutsalları konusunda hassastır, hemen tepki verirler (Netekim veriyoruz!) ortalık karısır!

-En az bir ay bu iddialar hakkında reddiyeler kaleme alınır, içlerinden hakarete varan sozler sarf eden de çıkar. (İnsallah çıkmaz!)

-Boylece sıradan Müslümanların zihninde bir soru isareti olusur, imanı gevsek olanlar “Bak gordün mü, ben zaten süphe ediyordum; Kur’an toparlama bir metinmis, yoksa ben ne güzel iman ve amel ederdim!” diye dinden soğurlar!

-İddiaların sahibi ise muhtemel yeni kitabı için tanıtım yapmıs, popüler tarihçiler panteonundaki iskemlesini garantilemis olur!

Yılı konusunda zihnim beni yanıltabilir, soyle onbes sene kadar once Aydınlık dergisi çevresindeki ekip bu gibi konulara pek meraklıydı. Saf Müslüman okuyucu kısmı, isin bu tarafını pek bilmez; bu gibi dergiler ne zaman İslam’a dahleden bir dosya yayınlasa tirajları artar ve tiraj artısını “Vay zındıklar, bakalım dinimize nasıl dahletmisler?” diye hamiyyet-i dîniyyesi kabaran Müslümanlar sağlar!

Meselenin ilmî kısmında kalem oynatacak derecede Kur’an ilimlerine vâkıf değilim (Keske olsaydım; her mânâda hâdim-i Kur’an olmak, dünya rütbelerinin en tatlısı ve esrefidir), Nitekim refîkim Ali Ünal, edeb dairesinde ilmen soylenmesi gerekenleri bir güzel icmâl edip, “Hangi Kur’an mı?” baslığı altında yayınladı bu sütunlarda. Gerekirse (ki bence gerekmez!) daha etraflı cevaplar da verilir; gol yerinden su eksik olmaz elhamdülillah! Bu çerçevede ben, Dine, Kur’an’a, Resulullah’a dil uzatanların zihnî ve psikolojik arkaplanları hakkında hariçten gazel atmak istiyorum müsaade buyrulursa…

Diyelim ki Kur’an-ı Kerim iddia ettiğiniz ve “bilimselll” açıdan gosterdiğiniz üzere muharreftir sayın yazar; dininizi terk mi edeceksiniz?

-Ne dini ayol, yoktur o taraklarda bezim; ben Agnostikim, Deistim, Laikim, Evrimciyim filan diyorsanız, ikinci soru hazır…

-Kur’an muharref değilse, iman etmeye hazır mısınız?

Efendim? Duyamıyorum!

Yoo, kırk kurnada kırk tas ile kırklanıp güzeelcene boy abdesti aldıktan sonra saçlarını İndira Gandi modeli yarımbas orterekten, müftü efendi huzurunda torenle kelime-i sahâdet getirmenizi beklemiyoruz, hatta “Yanılmısım” diyebilmek erdeminden de bahsetmiyoruz, sadece su:

Kur’an muharref değilse, Allah’ın kelâmı ise, bizim âlimlerin goğüslerini gere gere, “On dort asırdan beri tek harfi bile değismemis tek kitab, isbu Furkan’dır; varsa misli-menendi, getirin de gorelim” diyerek kitabın “İsmet”i hakkında soyledikleri “kaim” sozler (Bkz: Kütübin kayyıme!) hakikatin ta kendisi ise “Eyvah simdi yandık iste” seklinde bir zihin zelzelesi geçirecek misiniz?

Sahi efendim, siz bu meseleleri “Hiçbir hakikat kalmasın Allah’ım dünyada nihân” diye nârâ atarak, bilim ve gerçek uğruna mı değnekliyorsunuz, yoksa “Ne yapalım abi, herkes gibi biz de ekmek derdindeyiz; medya dedikleri su apaçiler âleminde tutunmak kolay mı?”cılardan mısınız? İlk zümreden iseniz eyvallah, samimiyetin medeni dünyada ozür gotüren bir kısmı vardır fakat ikinci zümreden olup da samimiyetten ziyade isin esnaflık faslı ile alâkadar iseniz vâ esefâ!

Değmez yârenler, değmez ihvanlar, değmez bacılar, inanın ki değmez!

Yine de siz bilirsiniz; ben sahsen sizler hakkında sebb ü setm etmek için dilimi yorup günaha girmem ama su samimi olduğunu varsaydığım bilim askınıza kapak olsun diye bir daha sorayım:

-Kur’an sahih ise imân edecek misin Hemsîre?

t.alkan@zaman.com.tr

http://twitter.com/ahmetturanalkan

Atatürk’e dua okunur mu?
Elbette okunur yahû! Sadece Atatürk’e değil, Allah’ın rahmetinden baska melcei kalmamıs her Müslüman için dua ve Fatihâ okunmaz mı?

“Her renge boyandık, fıstıkî yesil mi eksik kaldı” demeyiniz; bu konuda bazı kamu gorevlilerinin gevseklik ettiği imâsında bulunan bir vekilimiz meseleyi gündeme getirmeseydi, bahse bile değmezdi fakat konunun ayrıntılarına buyrunuz birlikte eğilelim: 30 Ağustos Zafer Bayramı münasebetiyle Bakan Zafer Çağlayan ve beraberindekiler sehit mezarlarına çiçek bırakıp, kabir ziyaretine gelen sehit aileleriyle sohbet etmisler. Daha sonra sehitler için dua okunmus. Protokol de el açıp Fatiha okuyarak “Âmin” demisler. Buraya kadar iyi güzel…

Velâkin dua esnasında orada hazır bulunan CHP Mersin Milletvekili İsa Gok, gazetecilere, “Yanıma gelin ki ne diyeceğim” dedikten sonra sinirli bir edâ ile demis ki, “sehitlik ziyareti yapıyoruz. Bu sehitlik ziyaretinde 30 Ağustos Zafer Bayramı’nın kahramanı büyük onder Atatürk ve silah arkadaslarına dua okumuyoruz. Dua sırasında asla vatan savunmasından laf edilmiyor. Yalnızca Cenab-ı Allah yolunda olen sehitlerden bahsediliyor. 30 Ağustos’tan once sehitlik ziyareti varsa, bakanı, valisi, herkes buradaysa, 30 Ağustos kahramanlarına dua okunmak zorundadır. Bu ülkede Atatürk’e ve silah arkadaslarına bir rahmetten bu kadar mı korkuluyor?”

Hoppala!

Sayın vekili anlıyorum; bu vesileyle gazetelerde isminin geçmesi fırsatını ustalıkla değerlendirmistir; nitekim yukarda adını zikrederek sânına san katmıs bulunuyoruz, ne var ki talebi teknik açıdan yersiz ve mânâsızdır. İzah edelim mi:

-Atatürk’e dua veya rahmet okumak, laik devletin resmi protokolünde yer almayan bir ritüeldir; nitekim her yıl 10 Kasım’daki anma merasimlerinde resmî nitelikte bir “Fatihâ” veya dua faslı yer almaz. Bilakis vekilimize bu konuda devletin resmî kayıtlarına geçmis bir hâdiseyi ornek olarak gosterebilirim; bundan otuz sene kadar once bir ilkokulda yapılan 10 Kasım toreninde okulun yoneticisi, saygı durusundan sonra, “Atatürk için isteyenler içinden bir Fatiha okuyabilir” cümlesini ilâve edince hakkında laikliğe aykırı davranıstan sorusturma açılmıs ve zavallı yakayı zor sıyırabilmisti. Mevsuktur, mûteber rivayettir. Gerekirse isim ve yer gosterebilirim.

-Kaldı ki 10 Kasımlarda veya sair resmi bayram ve günlerde Atatürk için devlet eli ve tesebbüsü ile mevlid okutulmak, hatim indirilmek gibi bir devlet geleneği de teessüs etmemistir; dolayısıyla herhangi bir vatandasın veya kamu gorevlisinin Atatürk’e dua etmek gibi bir resmi bir vecîbesi bulunmuyor.

-Ve onemle hatırlatmak isteriz ki, dua isleri, rahmet temennîleri, sayın vekilimize “gîran” gelse de gonüllü islerdir, zorla olmaz; buna rağmen hayli zamandan beri hasseten bizzat TRT’nin naklen yayınladığı mevlid programlarının sonunda duâhanlar, “Basta Cumhuriyetimizin bânisi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadasları olmak üzere…” diye baslayan bir girizgâhla, Atatürk’e rahmet okumayı bir nevi yarı resmî gelenek haline getirmislerdi. Sayın vekil, bu bid’at-i haseneyi devlet protokolünün icabı sayıyorsa yanılıyor olmalıdır.

-Bu millet kime nasıl dua edeceğini, sayın vekilimizden oğrenecek değildir. Mustafa Kemal Pasamız millet ve devlet büyüğüdür, istiklâlimize unutulmaz emekleri geçmistir ve elbette her hatırsinas ve vefâdar vatandasımız, sehit ve gâzilerimiz meyanında Atatürk için de rahmet temennîsinde bulunur. Atatürk’ü bu hasbî ve samimi dualardan mahrum edebilecek yegâne unsur, ancak bu gibi fevrî ve eni-sonu hesab edilmemis kuru Atatürkçülük gosterileridir.

-Toparlayalım; zorla güzellik olmaz azizim! İsteyen Anıtkabir’e gider saygı durusunda bulunur; isteyen de etrafındaki nobetçilere çaktırmadan içinden hâlisâne, “Bu da senin kulundur, affeyle ya Rabbi” niyazıyla Fatihâsını okuyup hediye eder ki bu fakir, vaktiyle yıllar once Anıtkabir ziyaretinde aynen boyle yapmıstı.

t.alkan@zaman.com.tr

http://twitter.com/ahmetturanalkan

31 Ağustos 2011, Çarsamba

Kose yazarına kız verilir mi?
Bir yazarın, bir insanın kendi hakkında yazması, konusması sevimsiz; birinci tekil sahıs sigası ihtiva eden cümle kurmak tehlikeli ve yüksek derecede riskli.

Eskiler mümkün mertebe “ben” demekten kaçınır, “benlik davası”na düsmemek için cümlelerinde bu defa birinci çoğul sahıs sigâsını, yani “biz”i tercih ederlerdi.

Geçenlerde sahur vakti bir din âlimimizin sorulara cevap verdiği programda seyircinin biri diyor ki: “Cenâb-ı Hak, Kur’an’da niçin ‘biz’li cümle kuruyor da ‘ben’ demiyor?” Hoca dedi ki: “Bize ders veriyor; oyleyse ben dememeliyiz, hep biz demeliyiz.” İçimden dedim ki, “Yarabbi, su adamın aklını bana ver; ben de mutlu olayım!”

Konuyu taraftarlık meselesine getirmeye uğrasıyorum ama su “biz” sigası meselesi onemlidir. Buraya bir balmumu yapıstıralım, bilahire mevzûya doneriz insallah.

Kur’an’da Cenab-ı Mevlâ’nın niçin “biz” sigâsını sıkça tercih ettiği hakkında baska izah ve tefsirler okumustum ama insanlara “Birinci tekil sahıs sigalı cümle kurmayın zinhar” oğüdü bunların arasında yoktu, dolayısıyla bundan “Cenab-ı Hak bile benli cümle kurmamıs biz de kurmamalıyız” hükmü çıkarılması maksadını hayli asan bir yorumdur bana gore.

Evet, “bana gore” ve burada “bize gore” demek, sahsi sorumluluktan sıyrılmak gibi bir mânâ tasıyor. Siz kimsiniz kardesim; kaç kisisiniz; biz kimlerle iletisim halindeyiz? sirket mi, yazarlar topluluğu mu, “Hafazanallah Ben Demeyenler Kulübü’nün yonetim kurulu üyeleri mi? Çokluksanız teker teker geliniz ki, tanıyalım; teklikseniz niçin çokluk gibi gorünmeye kalkısıyorsunuz?

-Efendim ben çok nazik, çok kibar, ince düsünceli bir insanım o yüzden ben demiyorum, biz’i tercih ediyorum.

-Nasıl yani, su içtiğini ifade ederken nasıl cümle kuruyorsun sen simdi?

-Su içtik diyoruz!

-Ya, oyle mi, Allah lâyıkınızı versin o zaman; afiyet olsun hepinize!

Bazı yazarlar, ozellikle de genç akademisyenler pek meraklıdır bu lüzumsuz mahviyetkârlık gosterisine. “Biz bu çalısmada su metodu kullandık, su yaklasımı benimsedik…”

-Kaç kisisiniz kardesim, birden fazlaysanız teker teker gelin!

-Kalabalık değiliz efendim, sadece ben; terbiyesizlik olmasın diye biz diyorum.

-Maasallah, ne kadar da terbiyelisiniz!

-Niçin? Çünkü efendim, eğer “ben” diye cümle kuracak olurlarsa aslında “beeennn” demeye, yani “Küçük dağları ben yarattım, ufakları da bizim yakın akrabalar” demeye getirirlermis. Hocalarına karsı ayıp olurmus, zaten hocaları da ona oyle tembih etmislermis, onlar da hocalarından oyle gormüslermis…

Yeri geldi soyleyim; bir yazarın, akademisyenin, -birden fazla imza ile tamamlanan kolektif eserlerin onsozü dısında- “biz” zamiri kullanması sorumluluktan kaçmak ve sahte nezaket gosterisi yapmak anlamına gelir bana gore. Fikir beyanı sorumluluk gerektiren ciddi bir istir; bu gibi metinlerde “ben” sigasını vurgulamak, sorumluluğu üstlenmek demektir.

- Kim karıstırdı bu herzevekilliği, denildiğinde sağına soluna bakmadan, “Bana aittir, sorumlusu benim” diye o fikri, yanlıs veya eksik de olsa sahiplenmektir.

Bazı okuyucular (!) var, elestiri mektuplarını hem anonim derecede tanınmayacak bir adres üzerinden gonderiyorlar, hem de isim yazmaktan çekiniyorlar. Onlara, aslında bir fikir sahibi olmadıklarını ve bu gidisle asla olamayacaklarını anlatmakta zorlanıyorum, çünkü aslında bir kimlikleri yok. Yüz bin kisilik stadyumda hapsırdığı için utanan birini andırıyorlar. Elestirisi doğru ve haklı olsa bile fikrinin değerini ve itibarını zedeliyor boyleleri.

İsim sahibi olmak, sorumluluk sahibi olmaktır. Yetiskinler, eylemlerinin sorumluluğunu üstlenir ve sırtlarında tasırlar; gerektiğinde savunur, gerekmediğinde “Yanlıs yapmısım, hatalı düsünmüsüm” diye onları terkedebilirler ama isim ve kimliğini gizleyerek fikir yürütmeye kalkısanlar bana hep, kalabalık yerlerde ve gürültülü ortamlarda bir “kabahat” isledikleri zaman,

- Nasıl olsa duyulmamıstır, hissedilmemistir, güvenciyle kendini mazur gorenlerin safdilâne ozgüvenlerini hatırlatır.

Gelelim taraftarlık meselesine; ismini saklamayan bir okuyucum geçen hafta, Futbol Federasyonu’nu elestiren bir yazıma tepki gosterdi ve su meâlde bir sey yazdı: “Eğer bu hadiseler Galatasaray’ın basına gelse, yine hakperest olabilecek miydiniz bakalım?” Cevaben bu okuyucuma kendisine teessüf ettiğimi yazdım; o da ozür diledi ve is kapandı ama bunca seneden beri “kotü taraftarlık” hakkında yazdığım on civarındaki yazının kuma düsmüs bilye tanesi gibi hiç ses çıkarmamıs olmasına üzüldüm. Elbette her okuyucu, yazarın geçmisini, daha onceden yazdıklarını ve sahsiyetini tanımak zorunda değil ama soyle bir akıl yürütmenin imkânı beni çileden çıkarıyor, itiraf ediyorum:

- Bu adam TFF’nin kararlarıyla dalga geçiyor; TFF kararları FB’nin isine geliyor; bu adam zaten GS’li imis; demek ki fırsat düskünlüğü yapıp, aradan FB’ye çakmaya çalısıyor. GS mağdur olsaydı kesinlikle boyle bir yazı yazamazdı!

Boyle bir akıl yürütme olabilir mi? Elbette olabilir! Kose yazarlığı maalesef çoktandır, sağa sola danısılıp iyice sorusturulmadan kız verilecek bir meslek grubu olmaktan çıktı. Neler var neler! Dolayısıyla herkes, “Muzaffer vakt-i fursatta âdûdan intikaam almaz/ Mürüvvet-mend olan nâkâmi-i düsmenle kâm almaz” düsüncesini savunmuyor.

Taraftarlık meselesine gelebildik mi? Hayır gelemedik ve bu gidisle geleceğimiz de yoktur; su günlerde oyle taraftarlık (!) gosterilerine sahit oluyoruz ki, kavramın lugatlerdeki karsılığı hepten çizilse sezâdır: Adam belki hîn-i hâcette sahsi serefini, onurunu, dinini, vatanını, ailesini, sülâlesini bu derece derin bir inanç ve ofkeyle savunamaz fakat tutkunu olduğu renklerin kulübü ve yoneticileri soz konusu olduğunda bir anda çılgına donüveriyor. oyleyse taraftarlık bizim bildiğimizden farklı, bambaska bir seydir ve son bulgular ısığında galiba yeniden tarif edilmesi gerekiyor.

Yeni taraftarlık kavramı vatana, millete ve takımını her seyden, hatta hakikatten bile çok sevenlere armağan olsun; ben onların arasında olmayacağım, baldırımda hafif çekme olduğu için düz kosuyla idare ederim bundan sonra…

t.alkan@zaman.com.tr

http://twitter.com/ahmetturanalkan

21 Ağustos 2011, Pazar

Son feodal Kürt ağası: PKK
-Neler oluyor hocam; fikrimiz allak-bullak oldu. Tam çozüme yaklastık zannederken?..

-İlginç tecelliler var Çekirge; onları gorebilirsek daha sâkin düsünebiliriz. Meselâ: Güneydoğu teror cinayetiyle sarsılırken, diğer yerlerde fiilen sükûnet hâkim. Evet, sehit ailelerinin hânesinden ciğer yanığı dumanı yükseliyor ama yine de olçüsüz, fevrî tepki yok. sehit yakınlarına dikkat ettin mi? Bu insanlardaki vakarın, devlet kavrayısının kırkta biri devlet ricâlinde olsa yeterdi. Müthis bir olgunluktur bu. Kayda geçsin. Kürtlerle Türkler arasında sosyal patırtı çıkmıyor; bu çok onemli bir “Elde var bir” unsurudur ve çok değerlidir. Vaktiyle “Biz zaten çozümün ortasında yasıyoruz; küçük detayları kolay hallederiz” demistim, yine aynı fikirdeyim. Kürt meselesi dediğimiz sey, aslen küçük detaylardır ve onları kolayca onarabiliriz; Kürtlerin daha fazla hak kazanması Türklerin yerini daraltmaz; nitekim gelismeler o yondeydi fakat Kürtlerin, en son ve en hunhar feodal ağası PKK ve civarında golgelenen teferruat kurulusları -maalesef buna siyasi partileri de dahil-, çozümün mümkün olduğunu ve ozellikle hükümetin kararlılığını farkedince iftar soframıza kan akıttılar. Can acıtıyor ama fotoğrafın tamamını gormemize de yardım ediyor. Türklerle Kürtler arasında büyük mesele yoktur, Kürt’le Türk her yerde beraber, yan yana yasıyor zaten; olsa zaten su birkaç gün içinde basınımızın yoğun propaganda yüklemesi esnasında gorünürdü. PKK’lı feodal ağalar, zeminin ayaklarından kaydığını gordüler ve otedenberi yapabildikleri tek seyi yine yaptılar; cinayet! PKK, Kürtlüğün son feodal derebeyidir ve tasfiye edilmek üzeredir; sehirli Kürtler bitirecek isini PKK’nın; çünkü saçma-sapan, tasınmaz ve savunulamaz bir duruma düsürmüstür kendini. Bu esnada Kürt meselesinin bir mağduriyet ve hak arama mücadelesinden ibaret olmadığı, baskaca uluslararası güçlerin, bazı bolge ülkelerinin en kullanıslı avadanlığını teskil ettiği de ortaya çıktı. Çok maskatlı İsviçre çakısı gibi bir sey bu. Türkiye’ye kim tekme atmak istiyorsa PKK gisesinde kuyruğa girip bilet alıyor. Kürt meselesi, isin kamuflajı gibi kaldı. Bu kadar çok fonksiyonlu bir orgütün, Bolücübasısı yakayı ele verdi diye dağılacağını ummak, bizim safdilliğimiz idi. Dağıtmadılar, hatta dağılıp sirâzesi bozulmasın diye Bolücübasını tutup bize muhafaza ettirdiler ki dehâ çapında bir siyasî projeydi tasarlayanlar açısından; bizim açımızdan ne mânâ ifade ettiğini soylemeye dilim varmıyor. Hatırlar mısın, defalarca sorduk bu soruyu; nedir bu avukatların haftalık gorüsme komedisi diye? O makyajın boyası aktı. Bizimkilerin, Bolücübasını hâlâ otorite sahibi zannederek siyaset gelistirmesinin yanlıslığı yüzümüze vuruldu.

-Hmm…

-Bir nokta daha var soylenmesi gereken; bizim haber kuruluslarımız, haber sehveti, atlatma rekabeti ile olsa gerek çok kotü yayınlar yapıyorlar. PKK uzantısı olsalar bu kadar moral bozucu yayın yapamazlardı. Bilmeliler ki katiller, haberleri zaten bizim TV’lerde ballandırılarak yayınlansın diye o eylemleri yapıyorlar. Basında bir sürü meslek kurulusu var; hiçbirinin gıkı çıkmıyor.

-Sansür…

-Ne ilgisi var sansürle? Senin yaptığın haberle katilin yüreği yağ bağlıyorsa yapmayacaksın, gostermeyeceksin; milletin mâneviyatını çokertip, ofkesini artırıyorsun. Yapma, biraz vakar sahibi ol. Düsmanını güldürme; biraz ağırdan al!

-Peki ne olacak?

-Bir: Devletin PKK ile silahlı çatısma üslubunu hızla değistirmesi lâzım; PKK bu değisikliğe fırsat vermeden bastırdı ama, eskisi gibi mücadele etmenin mânâsı yok, bu gorülüyor. Devlet çatısmada mutlaka caydırıcı ve hukuk tesis edici olmalı. İki, mâsum ve sessiz büyük Kürt kitlesinin PKK ile arasına mesafe koyacağı, tepki gostereceği bir eylem biçimi gerekiyor. Boyle bir tepki PKK’yı ufaltır, bitirir.

t.alkan@zaman.com.tr

http://twitter.com/ahmetturanalkan

20 Ağustos 2011, Cumartesi

sevval ayında altı gün orucu…
sevval ayında oruç tutmak, hadislerdeki tesvikten sonra teravih namazı gibi sevaplı bir ibadet olarak hep ilgi gormüstür.

Nitekim Efendimiz (sas) Hazretleri, sevval ayı orucunun bir sene nafile oruç tutmus gibi sevaba vesile olacağını duyurduğu hadisinde soyle buyurmustur:

- “Kim oruçla geçirdiği Ramazan ayından sonraki sevvâl ayında altı gün oruç tutarsa bütün seneyi oruçla geçirmis gibi olur!” (Müslim-Tirmizi)

Demek ki, bir aylık Ramazan orucundan sonra sevvâl’de de altı gün oruç tutarak orucunu otuz altıya çıkaran kimse, bütün seneyi oruçlu geçirmis gibi sevaba layık gorülmektedir.

Hadisi yorumlayanlar bütün seneyi oruçla geçirmis gibi sevap almanın açıklamasını soyle yapmaktalar:

- Ramazan boyunca oruç tutan insan, her orucuna on sevap almıssa yekûnu üç yüz eder. sevvâl ayında tuttuğu altı orucuna da altmıs sevap alınca eder üç yüz altmıs. Yani bir sene… Dolayısıyla hadisin isaret ettiği (kameri) seneyi oruçlu geçirmis gibi büyük bir sevaba ulasma hali soz konusu olur.

Aslında ibadetlerdeki sevap çokluğu konusunda esas olan, o ibadeti ihlasla yapmak, vesveseden uzak bir istek ve ümitle ona talip olmak. Bazen samimi bir niyetle yapılan oyle iyilikler, ibadetler olur ki, yapanın gonlünde duyduğu derin istek ve sâfî ihlas yüzünden 360 gün değil, belki 360 senelik nâfile ibadet sevabı bile kazanabilir. İhlas ve samimiyet meselesidir bu… “İhlas ile kim ne isterse Rabb’imiz verebilir.” Onun için Müceddid’üz-zaman’ın sozü hep tekrar edilegelmistir. Der ki:

- Zerre kadar ihlaslı amel, batmanlarla ihlassız amele müreccahtır, tercih edilir.

‘Âdetleri bile ibadete çeviren niyetlerdeki bu samimiyet ve ihlasın’ onemini geçmiste verdiğim bir misalde soyle bir ornek ile arz etmistim. Çolün ortasında giden bir yolcu düsünmüs ki:

- Bu dümdüz yolda yaslı bir adam ve çocuk bineğine binmek istese, üzerine basıp da yukarı çıkarak hayvanına binebileceği bir basamak yoktur. oyle ise su tepedeki kayayı yuvarlayıp yolun kenarına getireyim de, yolda yürümekte olan yaslı ve çocuklar hayvanlarını tasın yanına çekip üstüne çıkarak kolayca binme imkânı bulsun, sevabı da bana olsun.

Adamın bu hâlis niyeti sebebiyle Rabb’imiz ondan razı olmus, istediği sevabı ihsan eylemis.

İste boyle güzel bir niyetle getirilen tası yolun kenarında goren bir baska yolcu da düsünmüs ki:

- Bu kayayı buraya getiren kimse ne kadar da yanlıs bir is yapmıs. Hiç düsünmemis ki, buradan gozleri gormeyenler geçer, gece karanlıkta fark edemeyenler tasa takılıp yere düserler. su tası buradan yuvarlayıp uzaklastırayım da kimse takılıp yere düsmesin, sevabı da bana olsun…

İste bu adam da halis bir niyetle tası buradan uzaklastırdığından dolayı sevaba nail olmus. Her ikisinde de niyet hâlis, yorum makul.

Biz de sâfi bir niyetle altı gün orucumuzu tutarsak, belki Rabb’imiz bu niyetimize, bu bağlılığımıza bütün seneyi oruçlu geçirmis gibi sevaplar ihsan edebilir. Rabb’imizin sınırsız rahmetine kimse sınır koyamaz, diye düsünsek yanlıs olmaz.

- “Bu altı gün orucun arka arkaya bitisik mi tutulması gerekir, yoksa aralıklı olarak tutulsa da olur mu?” sorusunun cevabı: Bitisik olması sart değildir, ay boyunca aralıklarla tutulması da yeterli olur. Hatta pazartesi persembe günleri de tutulabilir, seklinde olmaktadır.

Ayrıca: ozellikle hanımların Ramazan içinde tutamadıkları borç oruçları varsa, once o borç oruçları tutmak daha isabetlidir diyenler de vardır. Çünkü once farz olan borçtan kurtulmak onemlidir, denmektedir.

sayet bu borçlar tutulurken vakit geçer de altı gün nafile orucuna fırsat bulunamazsa muhtemeledir ki, borç olarak tutulan oruçlar da sevvâl orucu sevabını da kazandırabilir, diye beklemek de mümkündür. Rabb’imizin sınırsız rahmetinden boyle ikram ümit etmek yanlıs olmasa gerektir.

a.sahin@zaman.com.tr

07 Eylül 2011, Çarsamba

Müslümanlığımız omür boyudur, bir aylık değil!
Yasadığımız Ramazan-ı serif, bizlere fevkalade değerli alıskanlıklar kazandırıyor, dinî titizlik ve hassasiyetler elde etmemize sebep oluyor.

oyle ki çoğu insanlar Ramazan’da kazandıkları bu onemli dinî ask ve sevke ruhu gibi sahip çıkıp benimsiyor, bir daha bırakmaksızın omür boyu dindarlığını sürdürme bahtiyarlığı kazanıyor. Boylece ebedi hayatını bir Ramazan vesilesiyle kurtarma mutluluğuna kavusuyor.

Ne var ki herkes boyle bir suura sahip çıkamıyor, bir de bakıyorsunuz ki Ramazan boyunca kazandığı çok değerli dinî hassasiyetini Ramazan’dan sonra bayramlık elbise çıkarır gibi çıkaranlar da oluyor, Ramazan oncesi eski ilgisizlik ve bilgisizliğine tekrar donüyor, sanki Ramazan’da hiçbir dinî hassasiyet kazanmamıs gibi ibadetsiz ve itaatsiz hale kendinî bırakabiliyor.

İste bu eski ihmal ve ilgisizliğe tekrar donüs, fevkalade acı ve düsündürücü oluyor.

Halbuki Allah Resulü Efendimiz’in (sas), Ramazan sonrasında eski ihmale düsmemek için yaptığı ikazlarının bizi düsündürmesi gerekiyor. Buyuruyor ki:

- Allah için yapılan ibadet ve amellerin en makbulü, en devamlı olanıdır! İsterse o devamlı amel az olsun; yeter ki devamlı olsun! Yani Ramazan’a mahsus kalmasın.

Diyelim ki, bir insan Ramazan boyu bes vaktine bes daha ilâve etmis, elinden tesbihini, basından takkesini düsürmeyen bir sofu insan hâline gelmis, ama bu titizlik ve dikkat, sadece Ramazan ayına mahsus kalmıs, Ramazan’dan sonra tesbihler, seccadeler sandığa, dinî titizlik ve hassasiyetler de gelecek Ramazan’a bırakılmıs…

İste bu tutum, Allah yanında makbul olan tutum değildir. Allah’ın insanlara ihsan ettiği el, ayak, goz, kulak akıl nimeti nasıl sadece Ramazan ayına inhisar etmiyor, omür boyu insan onları kullanıyorsa, Rabb’inin emirlerine olan bağlılığı da Ramazan ayına mahsus kalmamalı, omür boyu devam edip son nefese kadar sürmelidir.

Hatta bu dinî mükellefiyetler bizde hava, su gibi vazgeçilmez ihtiyaç haline gelmis olmalıdır. Nasıl insan havasız, susuz yasayamazsa, biz de dinî mükellefiyetlerimizi yerine getirmeden yasayamaz hâle gelmeliyiz.

Kendinî İslâmi hayata boylesine alıstıran bir mümin, dindarlığını Ramazan’a inhisar ettiremez, Ramazan’dan sonra gomlek çıkarır gibi dinî hayatı çıkarıp eski gaflet gomleğini giyer hale gelemez. Belki Ramazan’da kazandığı güzellikleri benimser, onunla omür boyu dinî hayatını sürdürme bahtiyarlığına kavusmus olur.

Onun için ‘Ramazan gitti, dinî hayat bitti’ denemez. Ramazan gider; ama dinî hayat devam eder. Çünkü biz sadece Ramazan Müslüman’ı haline gelemeyiz.

Süleymaniye bas imamı merhum Sadık Efendi’nin verdiği su Ramazan Müslüman’ı misalini her bayramda acı bir tebessümle hatırlarım.

Bayram namazından sonra yaklasan biri, elini opmek istediği hocaefendiden helallik isteyerek der ki:

- Hocam, ay boyunca teravihimizi kıldırdınız, hakkınızı helal edin. Gelecek Ramazan’da yine gorüsmek üzere haydi Allah’a ısmarladık, kalın sağlıcakla!..

Bayram namazında camiden boyle ayrılan zat, muhtemelen omzunda seccadesi, basında takkesi ve elinde de tesbihiyle evinin yolunu tutar, kapıya gelince de seslenir:

- Hanım al su seccadeyi, takkeyi, tesbihi.. sandığın en derin yerine sakla. Gelecek Ramazan’da bunlar bana yine lazım olacaktır. O zaman hepsini de eksiksiz isteyeceğim senden…

Evet bu tip Müslümanlık, Efendimiz’in (sas) tavsiye buyurduğu Müslümanlık değildir elbette.

- “Efdalül amali edvemüha!” Amellerin efdali devamlı olanıdır, Ramazan’a mahsus kalıp da kesileni değildir…

Bu itibarla bizler Ramazan Müslüman’ı gorüntüsüne giremeyiz. Bizim Müslümanlığımız omür boyu, son nefesimize kadar devam eder insallah…

a.sahin@zaman.com.tr

31 Ağustos 2011, Çarsamba

Ne kadar paraya ne kadar zekât vermek gerekir?
Bu günlerin en çok merak edilen soru ve cevapları:

Soru: Ben küçük çapta ticarete baslamıs yeni bir esnafım. Bana zekat düser mi düsmez mi bilemiyorum. Zekat düserse ne kadar paraya ne kadar zekat vereceğimi de kestiremiyorum. Bu konuda bilgi verebilir misiniz?

Cevap: Zekat, fazla parası olanın üzerine farz olan bir mali ibadettir. oyle ise once zekat verecek kadar fazla paraya sahip olup olmadığınızı tespit edeceksiniz. Bu tespitin de en alt sınırını soyle inceleyeceksiniz:

-Aile olarak temel ihtiyaçlarınızı karsıladıktan sonra geride bir senedir bekleyen (80) gram altının karsılığı sayılan sekiz bin lira kadar bir paranız var mı? Bir senedir bekleyen bu kadar bir paranız varsa, zekat vermesi gereken zenginlerden sayılırsınız. Yalnız bu para, bazen evde bekleyebilir, bazen bir finans kurumunda, ya da dükkanda sermaye, vitrinde mal olarak da bulunabilir.. her nerede olursa olsun zekatı verilmesi gereken paralardır bunlar. Diyelim ki, kasada su kadar para var. Vitrindeki malın tutarı da su kadar. su kadar da müsteride alacağınız var, su kadar da borcunuz mevcut. Bunların hepsini de topladıktan sonra meydana gelen yekundan borcunuzu çıkaracaksınız, kalan miktar en azından sekiz bin lirayı buluyor, ya da geçiyorsa zekat zengini sayılırsınız. Bu paranın her bin lirasına (25) lira zekat takdir edip yoksulun hakkını hemen vermeniz gerekecektir.

Kısacası: Zenginlik sınırı (80) gramı geçen altınla, bunun tutarı olan sekiz bin liradan baslamaktadır. İhtiyaç fazlası sekiz bin lirası bulunan kimse, zekat verme mutluluğunu yasayacak imkana sahip olduğunu düsünmelidir..

Soru: Müsteri üzerindeki alacağımın da zekatını verecek miyim?

Cevap: Alacağınızı sağlam alacak, odenmesinde süphe olan zayıf alacak diye ikiye ayırabilirsiniz. Sağlam alacağın zekatını hemen vermeniz gerekir, süpheli alacağın zekatını da alınca verirsiniz..

Soru : Zekat ihtiyaç fazlası paraya lazım gelir, sozünden neyi anlamak gerekir? Aldığımız maasımıza, cebimizde harcayacağımız harçlığımıza da zekat vermek gerekir mi?.

Cevap: Cebinizde ihtiyaçlarınızı karsılamak üzere hazır bulundurduğunuz harçlığınıza, maasınıza, borcunuzu odemek için beklettiğiniz paranıza zekat vermek gerekmez. Çünkü bunlar bir senedir bosta bekleyen ihtiyaç fazlası para değildir. Tam aksine her ay, hatta her an harcayabileceğiniz ihtiyaç paralarıdır.

Soru : Oturduğum evim, kirada dükkanım, bindiğim arabam var. Bunlara zekat vermem gerekir mi?

Cevap: Oturduğunuz eve, kullandığınız arabaya, kirada olan mülke zekat vermek gerekmez. Ancak varsa bunların getirdiği paraya zekat vermek gerekir. Bunlar sahibini sadece fitre zengini yapmıs olur o kadar.

Soru: oğrencilere verdiğimiz burslar zekat yerine geçer mi?

Cevap: Elbette.. Yoksul oğrenciye verilen burs, ülkemiz için iyi bir eğitim alıp hayırlı bir nesil yetismesine hizmet eden onemli bir destektir. Bu itibarla, okuyacak oğrenciye verilen burs adındaki zekatlar tam yerine verilen yardımlardır. Hatta Osmanlı’da okuyana, okutana muhtaç olup olmadıkları sorulmadan zekat verilir, okuyan oğrenci, yahut da okutan hoca olmasını, yardım edilmesi için yeterli goren alimler bulunurdu..

Soru: Oturacak ev, binecek araba almayı düsünüyorum. Yahut da hacca gitmek istiyorum. Bunlar için ayırdığım paraya da zekat vermem gerekir mi? Bunlar borçtan sayılmaz mı?

Cevap: Sadece bunlara niyet emekle borçlanma kesinlesmis olmaz. Bekleyen bu paraya da zekat gerekir. Ancak anlasma yapılmıs da borçlanma kesinlesmisse, kesinlesen borca zekat gerekmez.

Soru: Zekat ve fitre verirken açıkça soylemek gerekli mi?

Cevap: Zekat ve fitreyi verirken açıkça soylemek gerekmez. Verenin niyetini Rabb’imizin bilmesi yeterlidir, alanın bilmesine gerek yoktur. Ancak eskiden yaptığı yardımları hatırlayarak onları sonradan zekata saymak geçerli olmaz. Verirken zekat niyetiyle vermis olmak gereklidir.

a.sahin@zaman.com.tr

24 Ağustos 2011, Çarsamba

Dis tedavisi, goze, kulağa, buruna ilaç damlatmak, astımlının spreyi, iğne orucu bozar mı?
1: Dis doldurtmak, kaplatmak, çektirmek gibi tedavilerde boğazdan asağıya, bedenden içeriye bir sey gitmezse oruç bozulmaz.

Çünkü orucu bozacak herhangi bir madde ne boğazdan asağıya kaçmıs ne de bedenden içeriye geçmistir. Ancak, disi çektirmek için dis koklerine morfin iğnesi vuruluyor da dis etlerine yayılıyorsa (ki boyledir) bununla bir gorüse gore oruç bozulmaz, bir diğer gorüse gore bozulur. Bu sebeple, oruçlu iken morfinli dis çekimini iftardan sonraya bırakmakta (süpheden kurtulmak için) isabet vardır. Acil bir durum yoksa tabii.

2: Goze, burun ve kulağa damlatılan ilaç orucu bozar mı?

Bu konuda farklı tıbbi gorüsler vardır. Bir gorüse gore, goze, zarı delik olmayan kulağa damlatılan ilaç orucu bozmaz. Ancak buruna akıtılan ilacın yemek borusu ve mideyle bağlantısı bulunduğundan dolayı mideye doğru akacak kadar çok olması halinde orucu bozabileceği gorüsü ağırlık kazanmaktadır. Bu itibarla, buruna akıtılan ilaç (bulastığı burun içi cidarlarda kalır da, karın bosluğuna akacak kadar çoklukta olmazsa) orucu bozmaz. Ayrıca goze lens taktırmak da orucu bozmayacağı gibi abdest ve gusle de mani olmaz. Çünkü gozün içi abdest ve gusülde yıkanması farz olan bedenin dıs kısmından değildir. Bunlar için Diyanet ilmihaline de bakılabilir. S. 409

3: ozel halde iken oruç tutamayacağından dolayı ilaç alıp da âdetini Ramazan’dan sonraya tehir ettirmek caiz olur mu?

Caiz olsa da sıhhi açıdan uygun olmayabilir. Çünkü her bünye bu ilacı almaya müsait olmamaktadır. Bununla beraber sahabe efendilerimizin zamanında boyle ilaç kullananlar olmus, Efendimiz (sas) bunlara mani olacak bir yasaklama da koymamıstır.

4: Dudak ve tırnaktaki boya orucu bozar mı?

Dudaktaki boyanın sokülüp de parçası boğazdan asağıya inmesi halinde orucu bozacağı bilinmektedir. Boyle bir yutma soz konusu olmazsa ister ruj, isterse baska boya sürmekle oruç bozulmaz. Ancak bunlar abdestin, guslün sıhhatine mani olacak derecede tabaka teskil ederler de altına suyu geçirmezlerse olumsuz bir durum o zaman soz konusu olabilir. Kına gibi tabaka teskil etmiyorlarsa bir mahzur soz konusu olmamaktadır.

5: Astımlı hastaların kullandığı sprey orucu bozar mı?

Nefes almakta zorluk çeken astımlının boğazına pompaladığı sprey orucu bozmaz!.

Çünkü bu bir hayati ihtiyaçtır. Üstelik yutulan hava zerrecikleri içeriye gittiği doğru olsa bile mideye ulasmadığı ve susuzluk ihtiyacını karsılamadığı da ileri sürülmektedir. Bu sebeple astımlının nefes almayı kolaylastıran hava pompalamasının orucu bozmayacağı yolunda Diyanet’in fetvası da vardır..

6: Hastanede muayene olmak zorunda kalan kimse, oruç bozduracak durumlarda kalacağını biliyorsa, aksamdan oruca niyet etmese daha uygun olmaz mı? Çünkü muayenede oruç bozduracak ilaçlar içmeye mecbur kalabiliyor hasta.

- Hastanede orucu bozduracak seylerin olacağını biliyorsa o gece oruca niyet etmeyebilir. Dolayısıyla ertesi günkü tedavi sırasında oruç bozucu hallerden dolayı da oruç bozmus sayılmaz. Ancak niyet etmediği bu orucu sonra kaza eder. Ama tedavinin Ramazan’dan sonraya kalmasında mahzur gormüyorsa o zaman beklemesinde isabet olduğu soylenebilir.

7: Oruç tutmalarında bir sakınca bulunmayan seker hastalarının oruçlu iken mecbur oldukları (insülin) iğnelerini yaptırmaları oruçlarını bozmaz. Çünkü bu iğneye mecburdur seker hastası. Ancak diğer iğnenin orucu bozduğu gorüsü kuvvetlidir. Bu sebeple mecbur kalmadıkça damardan ve kabadan vurulan iğneleri iftardan sonraya bırakmakta isabet vardır. Acil durumda mecbur kalır da bu iğne yapılırsa kefaret değil sadece kaza gerekir. Boylece büyük bir zorluk da soz konusu olmaz.

a.sahin@zaman.com.tr

10 Ağustos 2011, Çarsamba

Oruç tutan irade kahramanları ve tutamayan mazeret masumları!..
Rabb’imiz sonsuz merhamet sahibidir.

Bütün sene boyunca verdiği nimetlerine karsı serbest bıraktığı biz kullarını, bir aylık oruç ibadetiyle mükellef kılmıs, hem sıhhatlerini kazanmaları hem de sahip oldukları nimetlerin farkına varmaları için günahlarının affına sebep olacak bir irade imtihanına tüm kullarını tabi tutmustur. Bu irade imtihanında zaaf gostermeyip oruçlarını tutanlar çok sey kazanırlar, hiçbir sey kaybetmezler. Tutmayanlar ise hiçbir sey kazanmazlar; ama (ebedi hayatları adına) çok sey kaybederler. Bunun için nefse ve seytana uymayan irade kahramanları, Ramazan-ı serif’in sanına ait hürmeti çiğnemeyerek tüm Müslümanlarla birlikte oruç tutarlar, yine herkesle birlikte iftar eder, bayrama ulasırlar.. Boylece bir aylık irade imtihanından yüz akıyla çıkar, sükür duyguları içinde hep birlikte bayram yaparlar…

Bununla beraber, yine sonsuz merhamet ve sefkatin sahibi Rabb’imiz, kullarının oruç tutamayacak derecede mazereti olanlarını da ayırır, onlara oruçlarını ileride ozürleri geçince tutma izni de verir.

- Kimler Ramazan’da herkes oruçlu iken oruçlarını tehir etme iznine sahip olan mazeretli masumlar? Bunları kısaca soyle sıralayabiliriz.

1- En basta oruç tutacak yasa erismemis küçük çocuklar: Bunlar ergenlik yasına ulasmadıkça oruç tutmakla yükümlü olmazlar. Tutarlarsa sevabı, onları alıstıranlara da samil olur. Mükellefiyet yasının son sınırı, on bes yas denmisse de esas yükümlülük, kızlarda ozel hal, erkek çocuklarda ihtilam olma durumunun baslamasıyla kesinlesmis olur. Bu tespitler yapılamazsa on bes yas son mükellefiyet yası olarak kabul edilir.

2- Oruç tutma gücünü kendinde bulamayan yaslılar: Bunlar oruç tutmaları halinde halsizlikleri daha da artarak zor durumda kalacaklarsa tutmazlar. Bu yaslıların maddi imkanı müsait olanları, tutamadıkları her oruç basına birer fitre verirler yoksula. Oruçlarını yoksula verdikleri bu fitre miktarı fidyelerle tutmus sayılarlar. Her oruç basına bir fitre veremeyecek durumda olanlardan ise Rabb’imiz onu da bağıslar, borçlu da kalmazlar.

3- Yaslı değil, fakat hasta olanlar: Oruç tutacak olurlarsa hastalıkları fazlalasacak, sıhhatleri daha da bozulacaksa sıhhatine kavusunca tutmaya niyet ederek beklerler. İyilesince tutarlar..

4- Hamile hanımlar: Tasıdıkları çocuklarına bir zarar geleceğini düsünüyorlarsa doğumdan sonraki müsait devrede tutmaya niyet ederek oruçlarını tehir ederler.

5- Doğumdan sonra çocuk emzirmekte olan anneler: Oruçlu iken sütün azalacağını, emen çocuğun ya da annenin zarar goreceğini düsünüyorlarsa oruçlarını tehir eder, sonra tutarlar.

6- Her ay belli günlerdeki ozürleri baslamıs bulunan hanımlar: Bunlar da oruçlarını bu halleri baslayınca bırakırlar; bitince baslarlar. Bu ozürlerini baslatmamak için onceden ilaç almaya mecbur değiller.

7- Seferde (yolcu) olanlar: Oruç günlerinde doksan kilometreden az olmayan yolculuğa çıkmıs bulunanlar, tutarlarsa sevaplısını tercih etmis olurlar, tutmazlarsa verilen ruhsattan istifade etmis sayılırlar, vebale girmis olmazlar.

Orucun ilk günlerinde en çok karsılasılan unutarak oruç bozmanın hükmüne de kısaca bir isarette bulunalım:

- Oruç, sabaha karsı imsak dakikasının girmesiyle baslar, aksam da iftar dakikasının girmesiyle biter. Bu giris ve çıkıs sınırları içinde oruçlu bulunan insan, yeme, içme gibi orucu bozucu hallerden kesinlikle uzak durur. Ancak unutarak orucunu bozacak olursa hatırladığı anda hemen ağzındakini dısarıya çıkarır, orucuna yine devam eder. Çünkü Rabb’imiz unutarak oruç bozmadan sorumlu tutmuyor kullarını. Ancak unutan insan nasıl olsa orucumu bozdum diyerek yemeye devam etmemeli, hemen ağzındakini çıkarıp orucunu sürdürmelidir. Hatırına geldiği halde orucum bozuldu diye yemeye devam eden adam, o orucu sonra tekrar tutmaya mecbur olur. Hatta kefaret cezası gerekir diyenler bile vardır. Onun için dikkatli olunmalıdır.

Bu konularda genis bilgiler sunmaya çalısacağım ay boyunca..

a.sahin@zaman.com.tr

03 Ağustos 2011, Çarsamba

Solculuk ve Kürt siyaseti
Cumhuriyet’in tek adam kültünü yücelten otokratik karakteri, sadece vesayete dayanan bir rejim yaratmadı, soz konusu vesayet sayesinde kendine ozgü bir aydın cemaati de üretti.

Cumhuriyet’in aydınları devlet sorumluluğu tasıyan, yonetime sükran duygusu içinde insanlardı. Tek parti donemi, bu dar grubun kalıpçılığı içinde yasandı. Ancak asıl ilginç durum bunun sonrasında… Çünkü çok partili, nisbeten ozgürlesmis demokratik süreçle birlikte, doğal olarak o zamana kadar dıslanmıs olan kesimin kendi aydınları ile siyasete damga vurması beklenirdi. Ama oyle olmadı. Laiklik ve onun Kemalist versiyonunun ima ettiği pozitivizm, dindarları entelektüel hayatın dısında, bir tür ‘gelisememis’ beyinler olarak tanımlıyordu ve İslami kesimin de bu algıyı değistirecek itici ve tasıyıcı düsünürleri hiçbir zaman olmadı. Düsünür olarak çıkanlar ancak kendi sosyolojik ve kimliksel çevrelerinin içinde etkili oldular, dilleri evrensellesemedi, dünyayla bağ kuramadılar ve sıradan insana hitap eden hikmetler serdetmekle kaldılar. Bu durum laik kesimdeki aydın kadroların ozgüvenini daha da pekistirdi. Dünya filozoflarını ‘bilenler’, çağın gereklerini kavrayanlar, yasanan anı asan analizler ve ongorüler yapanlar kendileriydi…

ote yandan Kemalizm sınırlı ve sığ bir ideolojiydi. Oysa entelektüel dünya sol bakısın heyecan verici tartısmalarını yasıyordu… Boylece laik kesim kendi içinden sol bir aydın muhalefeti çıkardı. Gerçi bu solun bir ucu her zaman Kemalizm’e dokundu ve laikliğin kamusal alanda dısladığı kimliklerin ‘aydın’ olma hakkı tasavvur dısı kaldı. Entelektüel açıdan hem iktidarın hem de muhalefetin aynı sosyolojik/kültürel kimliğe sıkısması, solculuğu İslami ‘tehlike’ karsısında Kemalizm’e yakınlastırırken, ancak bu ‘tehlikenin’ olmadığı zamanlarda ozgürlükçü kıldı.

Kısacası solculuk, birkaç bireysel tavır dısında, Kemalist laikliği yadırgamak bir yana ‘son kertede’ doğru buldu. Kemalizm’in devletçiliğini ise sosyalizan ve daha genis olarak anti-kapitalist bir anlayısın içinde eritebildi. Tek sorun milliyetçilikle nasıl bas edileceğiydi ve sasırtıcı olmayan bir biçimde, milliyetçiliği destekleyen ve ona karsı çıkan iki tür sol ortaya çıktı. Bugün bunlardan birincisine ulusalcılık deniyor. Laik, milliyetçi ve devletçi bir sol… Diğer kanat her üç alanda da farklı bir tutum izliyor: Basortüsüne ozgürlük verilmesini istemesiyle laiklikten, katılımcılığı savunmasıyla devletçilikten ve Kürt kimliğinin haklarını desteklemesiyle milliyetçilikten uzaklasıyor.

Ancak solculuk sadece bir tutum değil, aynı zamanda bir varolus hali. Baska bir ifadeyle kisiye kimlik sağlayan bir nitelik… İnsanlar once düsünüp, sonra bu düsüncenin ne kadar sol olduğunu sorgulamıyorlar. Aksine solun nasıl düsünmesi gerektiğinden hareketle pozisyon alıyorlar. Bu ise ideolojik çerçevesi olan bir cemaatlesmeyi ima ediyor. Çünkü solun açık bir ikilemi var: Ülkenin asıl muhalifleri onlar değil… Üstelik laiklik sayesinde iktidarın bizzat parçası ve tarafı durumundalar. Ama kendi farklılıklarını da bir sekilde anlamlı kılmak ve aktorlesmek istiyorlar. Kısacası solculuk, aktivizme dayanan bir grup siyaseti olarak somutlasıyor.

Soz konusu aktorlesme bir siyasi dile, gündelik anlamda aktivizmi tasıyacak bir ideolojik zemine muhtaç. Bunu bugünlerde otoriter laiklikten uzaklasarak yapmak islevsel değil, çünkü iktidarda AKP var ve sol bu iktidara karsı olmak ‘zorunda’. İdeolojik zeminin devletçilikten uzaklasarak üretilmesi de mümkün değil, çünkü bu ancak sınıfsal bir mücadele içinde anlamlı olabilirdi ve oyle bir ortam yok… Geriye milliyetçilik kalıyor ve üstelik o sorunun sahibi olan Kürtler muhalefet bile olmakta zorlanıyorlar. Dolayısıyla Kürt meselesi solculuk açısından münbit bir toprağı ifade ediyor. Mağdura sahip çıkan, onun adına konusan, bu sayede devlete ve hükümete mesafe alan, boylece siyasi kimliklesme yasayan bir solculuk, halen son derece popüler.

Ne var ki kendisini anlamlı kılacak siyaset arama eğilimi, ‘ozgürlükçü solun’ en güçlü olduğu addedilen ilkesel yonünü giderek tahrip etmekte. Çünkü soz konusu ilkelerin en onemlisi siddete karsı olma. Nitekim Kürt meselesinde devlet elestirisinin dayanağı da bu. Ayrıca bu soldan kime sorsak, bize barıs yanlısı ve siddet karsıtı olduğunu, siddetin siyaset ve barıs yolunu tıkadığını soyleyecektir. Ne var ki Kürt meselesinin somutuna geldiğimizde tablo muğlaklasıyor. Çünkü Kürt siyasetinin siddet tercihi karsısında konum almak, sola siyaset alanı bırakmıyor, bizzat solcunun kendisini anlamsızlastırıyor.

Eğer solculuk demokratlığın içinden üretilebilseydi, boyle bir açmaza girilmez, alınan konum siyasi kimliği yaralamazdı. Ama solun geçmisinde laiklik ve pozitivizm var… Oradan çıkacak bir cemaatçiliğin demokrat olması ise neredeyse imkânsız.

e.mahcupyan@zaman.com.tr

07 Eylül 2011, Çarsamba

Devletin ‘Kürt siyaseti’
Bir süre once Erdoğan “Kürt sorunu yoktur, Kürtlerin sorunları vardır” dediğinde haklı elestirilerle karsılasmıstı.

Çünkü her seyden once Kürtlerin sorunları devletin bu topluluğa etnik kimlikleri nedeniyle yaptığı kısıtlama, haksızlık ve düpedüz zulümden kaynaklanmakta. Diğer bir deyisle devlet onları ‘Kürt’ olarak algıladığı için bütün bu sorunlar doğdu. simdi Kürtlerin kendi ortak kimliklerini bir kenara koyarak ‘birey’ haklarıyla yetinmelerini istemek ve beklemek, hem saygısızlık hem de gerçekçi değil. Ayrıca Kürtlerin temel sorunu olan dil ‘bireye’ değil, topluluğun kendisine ait bir değer ve ancak topluluk olçeğinde yasatıp gelistirilebilir. Dolayısıyla Kürtçenin ozgürce kullanılması tek tek Kürtlerin meselesi olmanın epeyce otesinde, o toplumun aidiyet duygusunun zeminini olusturmakta.

Gelinen noktaya tarihsel açıdan bakıldığında bu tespit daha da pekisiyor. Türkiye Cumhuriyeti bir demokrasi olarak kurulmadığı gibi, vesayetçi yapısından da ancak bundan sonra kurtulma fırsatı yakalayabilecek. Bu tarihsel arkaplan, Kürtlerin tek tek asimile edilmesine, buna karsılık bir bütün olarak tüm kültürel haklarıyla birlikte yok sayılmalarına yol açtı ve ne devlet ne de çoğunluk ‘Türk’ toplumu bu durumdan gocunmadı. Dolayısıyla simdi tek tek Kürtlerin Türklerle esitlenmesi yeterli değil… Kürtlüğün de Türklükle esitlenmesi gerekiyor.

siddet siyasetinin de isin esasına donüldüğünde hem pratik hem de ideolojik açıdan devlet tarafından üretildiğini akılda tutmakta yarar var. Pratik açıdan bakıldığında geçmiste devletin siddet kullanan bir Kürt siyasetini barısçı ve müzakereci olana tercih ettiği açık. Bu alanda devlet stratejisinin askerin uhdesinde kaldığını düsünürsek, siddet tercihinin yapısal olduğunu ileri sürmek de mümkün. İdeolojik açıdan bakıldığında ise, devletin Kürtler açısından siddeti islevsel bir siyaset haline getiren bir ortamı bilerek zorladığını teslim etmek gerek. Türkiye Cumhuriyeti Devleti demokrasiyi içsellestiremediği ve kurulustan gelen bolünme/parçalanma korkusunu atlatamadığı için, insanla toprağı bağdastırabilen bir bakısa hiçbir zaman sahip olamadı. Farklılıklar müstakbel bir toprak kaybının habercisi olarak gorüldü. Bunda gayrimüslimlere yapılmıs olanların yaratmıs olduğu ve yüzlesilemeyen vicdan azabını rasyonellestirme arzusunun da payı var… Ayrılıkçılığın gerçek bir tehlike gibi gosterilmesi, muhtemel ayrılıkçılıkla suçlanabilenlerin tasfiyesini mesrulastırdı. Boylece toprakla insan iki bağdasmaz unsur haline geldi, çünkü topluma kimliğini veren topraktı. Askerin ‘vatan’ kavramına sıkı sıkıya tutunmasının nedeni, ülke sınırlarını ima etmesi değil, ‘Türklüğün’ toprakla bağlantılı kılınması, dolayısıyla toprağı koruyanın ‘Türklüğü’ yonetebilmesiydi.

Bu iki unsurun uyumu ise ancak bütün insanların bu toprağın ima ettiği kimliğe tabi olmalarıyla, yani asimile olmalarıyla mümkündü. Diğer bir deyisle devlet toprağın insana değil, insanın toprağa uyması tasavvuru üzerinde insa edilmisti. Bu durumda devletin Kürtlere ‘mesajı’ basitti: Bir donemler MHP’nin sloganı olan ‘ya sev ya terk et’, yani ya bize benzeyin ya da buradan gidin… Sorun Kürtlerin tam soze dokmeseler de, tarihsel miras olarak ‘hem size benzemiyoruz, hem de buradan gitmiyoruz’ demesiydi ve dolayısıyla da devlet açısından süreklilik arz eden bir çıbanbası olarak algılandı. Ancak Kürt siyaseti 1970′lerde gorünür hale geldiğinde bu sorun devlet açısından daha da büyüdü. Çünkü devletin koyduğu sınırlar veri alındığında Kürtlerin onünde iki yol gozüküyordu: Ya buradan gitmek ve giderken toprak da gotürmek, ya da burada kalmak ve farklı kimliğini hukuki zemine oturtmak.

Boylece T.C. Devleti kritik bir yol ayrımına geldi… Her iki çozüm de ona uygun değildi. Birinci yol Türkiye’nin küçülmesi, ikincisi ise bir demokrasi olmasıydı ve askerler her ikisine de karsıydılar. Kürtlerin asimile olmalarının mümkün olmadığı anlasılınca, topraksız gitmelerini sağlamak üzere bir strateji gelisti. Kısacası Kürtlerin ‘toprak isteyen’ bir konuma oturması ve boylece devletin Kürt kimliğine iliskin talepleri gayri mesru kılabilmesi istendi.

Bu amaçla diğer Kürt siyasetleri değil, PKK desteklendi… PKK’nın diğer Kürt siyasetçileri oldürmesine ses çıkarılmadı. Askerin bir bolümüyle PKK arasındaki ruh benzerliğinin geçmisi bu ortak yararcılığa dayanıyor. Kürt siyasetinin ayrılıkçılığa itilmesiyle paralel olarak, devlet bu siyasetin siddet üzerinden olusmasını da bizzat kendi siddetiyle tetikledi. Ne yazık ki Kürtlerin içindeki ongorülü kisiler zaten tasfiye olmustu ve boylece devletin davetini kabule hazır, siddeti bayraklastıracak bir anlayıs Kürtleri kendi tahakkümü altına alabildi. oyle ki bugün devlet demokrasi olmak isterken bile, Kürt siyaseti hâlâ vesayetçi ortamın kodlarından kurtulamıyor.

Burada kalmak ve kendin olmak artık mümkün… Üstelik Kürtler de bunu istiyor… Ama siddet sürüyor. Çünkü alternatif yol demokrasi olmak ve aslında Kürt siyaseti de, aynen devlet gibi demokrasiyi yadırgıyor.

e.mahcupyan@zaman.com.tr

01 Eylül 2011, Persembe

Antibakteriyel sabun ve dis macunlarına dikkat!
Antibakteriyel, anneler için adeta sihirli bir kelime. Bunlar sayesinde çocuklarını mikroplara karsı koruduklarını zannederler. Oysa bu ürünlerin günlük hayatta kullanılması düsündüğümüz kadar faydalı değil.

Ev temizlik ürünlerinde, parfümlerde, kırtasiye malzemelerinde, hatta ilaçlarda, yiyeceklerde ve içeceklerimizde bulunan binlerce katkı maddesinin insan sağlığına zararları her geçen gün daha iyi anlasılıyor. Hepimizin her gün kullandığı sayısız üründe bulunan ve insan sağlığı için ciddi tehlike olusturduğundan süphe edilen maddelerden biri de “triklosan” isimli kimyasaldır.

Triklosan nedir?

Triklosan, mikrop bulasmasını onlemek veya azaltmak için ozellikle antibakteriyel sabunlar, dis macunları, deodorantlar, tıras losyonları, kozmetikler ve baska pek çok ürüne katılan bir maddedir. 2001′de yapılan bir arastırmaya gore triklosan ve ona benzer bir ürün olan triklokarbon Amerika’da sıvı sabunların yüzde 76′sı ve kalıp sabunların yüzde 26′sında bulunuyor. Bu oranların bugün çok daha yüksek olduğu tahmin ediliyor.

Son senelerde mutfak aletleri, oyuncaklar, yatak takımları, çoraplar, elbiseler, alısveris torbaları, bilgisayar klavyeleri gibi ürünlerde de yaygın olarak kullanılmaya baslandı.

Triklosanın sağlığa zararları

Triklosan ihtiva eden ürünlerin insan sağlığı üzerine pek çok olumsuz etkileri olduğu giderek daha iyi anlasılmaktadır:

BİR: Kanada Tıp Birliği (Canadian Medical Association) 2009 senesinde hükümetten bakterilerde antibiyotik direncine yol açtığı ve kloroform gibi sağlığa zararlı maddelerin olusumuna sebep olduğu için triklosanın evlerde kullanılan ürünlerde yasaklanması istemistir. Arastırmalara gore triklosanın sudaki klor ile reaksiyona girmesiyle muhtemel karsinojen bir madde olarak bilinen kloroform olusmaktadır.

İKİ: Triklosan sudaki serbest klorla birleserek diklorofenol olusumuna da yol açmakta; bu da ultraviyole ısınların etkisiyle dioksine donüsmektedir. Olusan dioksin miktarı çok az olmakla beraber bu madde çok toksiktir ve hormonları bozucu etkisi de vardır. Ayrıca bunların vücuttan atılmaları çok yavas olup tabiatta da çok uzun süre kalırlar.

2006′da kurbağalar ve fareler üzerinde yapılan arastırmalar çok düsük miktarlardaki triklosanın bile tiroit hormonlarının reseptorlerine bağlandığını ve tiroit hormonlarını bloke ettiğini ortaya çıkarmıstır.

ÜÇ: Birçok arastırmada triklosanın bakterilerin antibiyotiklere direnç kazanmasına sebep olduğu da gosterilmistir.

DoRT: Triklosanla temasları fazla olan çocuklarda alerjilerin çok sık gorüldüğü de pek çok arastırma ile ortaya konmustur. Bazı kisilerde alerjik temas dermatitine yani bir tür egzamaya yol açabileceği de bilinmektedir.

BEs: Triklosan ve triklokarbonun suyollarına karısmıs olduğunu, yunuslarda rastlandığını ilk gosteren bilim adamlarından olan Arizona Üniversitesinden Rolf Halden sunları soylüyor:

“Triclosan her zaman her yerde bulunan bir çevre kirleticidir. Bunun bir de market torbalarına eklenmesi zaten tabiatta yok edilmesi çok uzun zaman alan naylonun daha da zararlı olmasına yol açacaktır.” Triklosan sadece dis eti iltihabını onleyebiliyor

1972 senesinden beri yüzlerce üründe kullanılmasına karsılık triklosanın insan sağlığı üzerine olan kanıtlanmıs tek olumlu etkisi dis macununda bulunan triklosanın diseti iltihabını (jinjivit) onlemesidir. Bu da 1997′de yapılmıs olan çalısmadan çıkan bir sonuç.

Triklosanın dis macunu dısındaki ürünlerde insan sağlığına ekstra bir katkısı olduğunu gosteren hiçbir bulgu olmadığı gibi bu madde basta bakterilerin antibiyotiklere direnç kazanması, kanserojen kloroform olusumuna yol açması, tiroit hormonlarını bozması ve çevre kirliliği yaratması gibi pek çok sağlık sorununun da sebebidir. Üstelik FDA’ya gore antibakteriyel sabun ve sampuanların normal su ve sabunla yıkanmaya gore bir üstünlüğü de yoktur. FDA triklosanın sağlığa olan zararları ile ilgili çalısmaları halen incelemektedir ve kararını 2011 sonbaharında açıklayacaktır.

Yakında reklamları artar

Üreticiler annelerin bu hassasiyetlerinden çok güzel istifade ederler. Yakında okullar açılıyor. Televizyonlarda, gazetelerde annelere seslenen antibakteriyel sabun, jel reklâmlarının da arttığını goreceksiniz. Oysa antibakteriyel ürünlerin günlük hayatta kullanılmasının faydalı olduğunu gosteren hiçbir delil yoktur. Hatırlarsanız Sağlık Bakanlığı üç ay kadar once basta yiyecek ve içecek kapları olmak üzere günlük hayatta kullandığımız pek çok üründe bulunan Bisfenol A isimli kimyasalın biberonlarda kullanımını yasaklamıstı. Ben triklosan ihtiva eden sabun, jel ve dis macunu gibi ürünlerde kullanılmasının da yasaklanması gerektiği kanaatindeyim. Antibakteriyel sabun, jel ve sampuan üreticileri iki sene evvelki domuz gribi salgını sırasında kazanacakları kadar kazandılar. Yetkililer ne düsünüyor bilemem ama ben FDA’nın kararını beklemeyelim diyorum. Onlar yasaklamasalar da halkıma bu tür ürünlerden uzak kalmalarını tavsiye ediyorum: Antibakteriyel sozüne kanmayın; sabun, jel, dis macunu, deodorant ve diğer benzeri ürünleri alırken triklosan bulunmayanları tercih edin.

03 Eylül 2011, Cumartesi

Ağız kokusu hastalık habercisi
Ağız kokuları çoğu zaman, hosa gitmeyen, itici, mide bulandırıcı, berbat kokulardır hatta birisinin çekilmez davranısları için ‘ağız kokusu çekmek’ seklinde bir deyim bile vardır dilimizde.

Tıpta, hastanın ağzında veya nefesinde kotü koku hissedilmesine halitozis ismi verilir. Ağızları kokanlar çoğu zaman bu kokunun farkında değillerdir, esas rahatsız olanlar anne, baba, es, arkadas gibi bunların yakın çevresinde yasayanlardır. Ama onlar da belki çekindiklerinden, belki o kisiyi gücendirmek istemediklerinden bunu açıkça ifade etmekten kaçınırlar.

Ağız kokusunun sebebi ağızda üreyen bakterilerden kaynaklanan hidrojen sülfür bilesikleridir. Dislerde çürük olması, yemeklerden sonra ağzın iyi yıkanmaması, ağızdaki gıda artıkları, dis eti iltihapları, ağız mukozasından dokülen hücreler kokunun olusumunda en onemli faktorlerdir.

İlaçlar da ağız kokusuna yol açabilir

Ağız kokusu olusumu tükürük akımının azalması, uzun süre besin ve sıvıların alınmamasına da bağlıdır. Uyku hali buna iyi bir ornektir. Sabah kalkınca hissedilen ağız kokusu, bu durumla ilgilidir.

Ağız kokusu bazen sigara ve alkolden, bazen soğan veya sarımsak gibi yiyeceklerden kaynaklanan geçici bir durum da olabilir.

Burnu tıkalı olup da ağızlarından nefes alanlarda ağız kuruluğuna bağlı olarak kotü bir koku olabilir. Atesli hastalıklarda da bundan dolayı geçici ağız kokusu ortaya çıkabilir.

Sütle beslenen küçük bebeklerin ağzında ‘mis gibi süt kokusu’ vardır ama yaslılarda tükürük salgısındaki azalmaya bağlı olarak ağız kokusu gelismeye baslar.

Ağız kokusu bunların dısında en sık ağız ve dis bakımının iyi olmamasından kaynaklanır. Dis çürükleri, dis eti iltihapları, ağız içindeki yaralar, tükürük bezi hastalıkları, dis protezlerinin iyi temizlenmemesi, uygun yapılmamıs kuron ve koprüler baslıca sebeplerdir.

Bademcik iltihapları, kronik sinüzit, farenjit, burun polipleri gibi hastalıklar ve burun-geniz tümorleri de ağızda kotü bir kokuya yol açabilirler.

İlaçlara bağlı olarak da ağız kokusu olusabilir. Bazı kanser ilaçları, sakinlestiriciler, idrar sokücüler, atropin benzeri ilaçlar tükürük üretimini azaltırlar ve boylece ağzın kendi kendini temizleme kabiliyeti azalır ve bu da ağız kokusuna yol açar.

Koku testi nasıl yapılır?

Kokunun ağız bosluğunda mı olustuğu yoksa baska faktorlerden mi kaynaklandığını ortaya koymak için basit bir test yapılabilir.

Hastanın dudaklarını sıkıca kapatarak nefesini burun deliklerinden vermesi istenir. Bu durumda yakın mesafeden koku duyuluyorsa bunun sistemik faktorlerden kaynaklanma ihtimali yüksektir.

Buna karsılık hasta, parmakları ile burnunu tıkayıp dudaklarını da kapatıp soluk vermeyi bir an için durdurduktan sonra soluk verdiğinde ağız yoluyla bir koku duyuluyorsa sebebi ağız bosluğunda aramak gerekir.

Ağız kokusu bazen çok ciddi bir hastalığın belirtisi veya insanın sosyal yasamını altüst eden onemli bir sorun olarak da karsımıza çıkabilir.

Akciğer apsesinde, yemek borusu ve mide bağırsak hastalıklarında da kotü ağız kokusu olabilir.

seker komasında, uzun süren açlık ve ozellikle küçük çocukların kusmalarında ‘aseton’ kokusu duyulur.

Karaciğer komasındaki hastalarda ise ‘fare olüsü’ veya ‘kedi idrarı’ kokusuna benzeyen bir koku vardır.

suuru kapalı bir hastada alkol kokusu, alkol komasından olabileceği gibi kafa travması da atlanmamalıdır.

Vücut kokuları

Atesli hastalıklarda terlemeden sonra eksi bir ter kokusu duyulur. Bazı insanların teri çok kotü kokuludur, hele bir de bu koku parfümlerle kapatılmak istendiğinde daha da dayanılmaz bir koku ortaya çıkabilir.

Bazen daha hastanın odasına girer girmez “Hava keskin bir idrar kokusuyla da dolabilir”. Erkek hastalarda prostat büyümesi, kadınlarda mesane-vajina fistülü, yaslılığa bağlı idrar kaçırma sebep olabilir. Kronik astımlı çok oksüren yaslı hanımlar da idrar kaçırabilirler.

Bakımsız, akıl hastalığı olan kisilerde yıkanmamaya bağlı hem vücuttan hem çamasırlardan kaynaklanan fena bir koku vardır.Kangren ve genis yanıklarda da fena koku olabilir.

Olmayan kotü koku

Bir de çok seyrek de olsa, bunun tam tersi bir durum vardır. Bazı kisiler, vücutlarında veya nefeslerinde baskalarının fark etmediği kotü bir koku olduğuna inanırlar. Girdikleri bir toplumda hemen bu kotü koku sebebiyle orda bulunanlardan ozür dilerler, mahcubiyetlerini belirtirler, ama tabii ortada boyle bir koku falan yoktur. İkide birde dislerini fırçalayarak, sık sık banyo yaparak ve elbiselerini değistirerek, vücutlarına çesitli parfümler sürerek bu kotü kokuyu ortadan kaldırmak için uğrasır dururlar.

Bazıları toplumdan kaçmaya, insanlardan uzaklasmaya, içlerine kapanmaya baslarlar. Bunlar arasından depresyona girenler ve isi intihar etmeyi düsünecek kadar ileri gotürenler de çıkabilir. Bu, bir tür psikiyatrik bozukluktur ve bunları, boyle bir kotü koku yaymadıklarına inandırmak goründüğü kadar kolay değildir. Çoğu, genç erkeklerden olusan bu kisilerin tedavisi ancak bir psikiyatri uzmanı tarafından yapılabilir.

Dis ipi mutlaka kullanılmalı

oncelikle kokunun sebebinin belirlenmesi gerekir. Altta yatan bir hastalığa bağlı ağız kokularında kesin tedavi o hastalığın kontrol altına alınması ile mümkün olur.

Besinler iyice çiğnendikten sonra yutulmalıdır.

Yemeklerden sonra ağız su ile çalkalanarak ağız bosluğunda yemek kırıntılarının kalmaması sağlanmalıdır.

Bol su veya soda içmeli ama sekerli ve gazlı içeceklerden kaçınılmalıdır.

Disler ve dilin fırçalanması onemlidir. Dis aralıkları da dis ipleri ile düzenli olarak temizlenmelidir.

Koku yapan yiyecek, sigara ve alkolden uzak durulmalıdır.

Ağızda kokuya sebep olabilecek dis çürüğü, dis eti hastalığı gibi durumlar ortadan kaldırılmalıdır.

sekersiz naneli veya tarçınlı sakızlar ve maydanoz çiğnenmesi her türlü ağız kokusuna karsı fayda sağlayabilir.

27 Ağustos 2011, Cumartesi

Boğulanlara ilk yardım nasıl yapılmalı?
Havaların ısınmasıyla beraber, insanlar serinlemek için deniz, havuz, nehir, gol sularına girmeye basladılar ve gazetelerde de hemen her gün suda boğulanların acıklı haberleri yer almaya basladı.

Bu olayların bir kısmı açık denizde değil sahile yakın yerlerde, hatta birçoğu da evlerin müstakil havuzlarında gerçeklesir. Kurban bazen boğulmak üzere olan kisiyi kurtarmak için suya atlayan masum bir kimse de olabilir.

Tatlı su ve deniz farkı

Tatlı suda boğulma tehlikesi geçirenlerde, akciğer hava keseciklerinin yüzey gerilimi azalır ve bunlar tamamen kapanırlar. Akciğerlere gelen kan temizlenmeden tekrar dolasıma katılmıs olur ki, bu da kanın oksijen basıncını düsürür.

Akciğer hava keseciklerindeki tatlı su, yoğunluğu düsük olduğu için damarlar tarafından emilir ve boylece damarlarda dolasan kanın hacmi artar. Bu ise kalbin yetersizliğe düsmesine yol açar. Ayrıca, kana karısan tatlı su, alyuvarların sisip yırtılmalarına neden olur, dokulara oksijen tasınması daha da bozulur. Tuzlu suda boğulma tehlikesi yasayanlarda ise, sıvının sodyum klorür miktarı fazla olduğu için kan sıvısı damarlardan akciğer hava keseciklerine sızmaya baslar. Bu geçis, kazazede kendine geldikten sonra da devam edebileceğinden tuzlu suda boğulma tehlikesi atlatanların en az 48 saat gozlem altında bulundurulmaları gerekir.

Suda boğulmakta olan kisiye yapılması gereken ilk sey, can yeleği, can simidi gibi batmaz bir cisim veya yüzme aracı atılmasıdır. Bunlar yoksa uzun bir sopa, kayık küreği, ip gibi araçlarla da yardım edilebilir. Yüzerek can kurtarma yontemlerini bilmeyen kisilerin suya atlayarak kazazedeyi kurtarmaya çalısmaları çok yanlıstır ve çoğu kez kurtarıcının da boğulması kaçınılmazdır.

Sudan çıkarılan kisiye ilk müdahale

Ağzındaki takma disler ve yabancı cisimler derhal çıkarılır.

Bası iyice arkaya yatırılır, alt çenesi iki elle kavranıp asağı ve geriye doğru çekilir. Ensenin altına katlanmıs giysiler konulabilir. Diğer el, kazazedenin alnına, isaret ve basparmaklar burnu kapatacak biçimde yerlestirilir.

Kurtarıcı derin bir nefes aldıktan sonra, dudaklarını kazazedenin dudaklarına bitistirerek güçlü bir nefes verir. Soluk verdikten sonra kazazedenin de soluk vermesini sağlamak için ağzı açık tutulur. Bu islem iki kere tekrarlandıktan sonra, goğüs kafesine bastırılarak kalp masajına baslanır.

Kurtarıcı kazazedenin yanı basında diz çokerek, bir el goğüs kemiğinin alt bolümüne, oteki el ise bu elin sırtına yerlestirilir. Goğüs kemiği üzerine omuzun ve vücudun ağırlığı gelecek ve 30-40 kg’ lık bir güç olusturacak sekilde bastırılıp, sonra hızla bırakılır.

Solunum yolları tüple açılmalı

suuru kapalı hastalara derhal solunum yollarına tüp konulmalıdır. Mide tüpü konularak mide bosaltılır. Vücut ısısı makattan olçülerek izlenmelidir. Kandaki oksijen ve karbondioksit basınçları olçülmelidir. Akciğer rontgeni çekilmelidir. Kan kültürü yapılmalıdır. Mekanik solunuma geçilmelidir.

***

Dikkat edilmesi gerekenler

Akciğerlere dolan suyun bosaltılmasına çalısılarak zaman kaybedilmemeli ve derhal yapay solunuma baslanılmalıdır. Hastayı bas asağı getirerek çıkarılan suyun çoğu akciğerlerden değil, mideden gelir. Yapay solunum ve kalp masajı mümkünse iki ayrı kisi tarafından yapılmalı ve en az bir saat sürmelidir.

Dolasım düzelmeden kazazedeyi hastaneye tasımak yanlıstır.

Suya yüksekten düsenlerde karaciğer ve dalak yırtılmalarına bağlı gizli karın içi kanamalar olabileceği bilinmelidir.

Bilinci kapalı kisilerde yapay solunum sırasında mide muhtevasının akciğerlere kaçmamasına çok dikkat edilmelidir.

Kazazedeler çok iyi gorünseler bile 48 saat gozlem altında bulundurulmalıdırlar. Bazılarında geç akciğer odemi tablosu ortaya çıkabilir.

Vücut ısısı düsük olan kisiler derhal 40 derecelik sıcak su banyolarında veya battaniyelere sararak ısıtılmaya baslanmalıdır. Bunların vücut ısıları uzun makat termometreleri ile izlenmelidir.

Kısa süre içinde ortaya çıkan norolojik belirtiler ve bozukluklar çok ciddi olup komaya kadar ilerleyebilir.

Kanın asitlesmesini onlemek için derhal sodyum bikarbonat verilmelidir, çünkü kanın asitlik derecesi hızla artabilmektedir.

Mümkün olur olmaz oksijen tedavisine baslanmalıdır.

***

sisme havuzlar da tehlikeli

Her sene bu mevsimde evlerin veya otellerin havuz veya su kaydıraklarında olen birkaç yasındaki çocukların haberleri de yürek sızlatır. Anne-baba ve sorumluların sunlara çok dikkat etmesi gerekir:

Havuzların etrafında küçük çocukların asamayacakları bariyerler olmalıdır.

Çocuklar simit ve kollukları olsa bile havuzda veya çevresinde asla yalnız bırakılmamalıdır.

Havuzlarda çocukların almak isteyebilecekleri top, simit, sisme yatak veya oyuncak gibi seyler bırakılmamalıdır.

Çocuklar yüzme biliyor olsalar bile havuzda daima goz hapsinde tutulmalıdır.

Kazaların onemli bir kısmının havuza atlarken kafa travmasına bağlı olduğu da unutulmamalıdır.

İsrail sabrı tüketti
Ortadoğu’daki hızlı donüsüm ve buna paralel olarak Türkiye’nin bu bolgedeki aktorlerle iliskilerindeki değisim gerçekten bas dondürücü.

Çok kısa bir süre oncesine kadar Türkiye, çoğu suni sınırların fiilen ortadan kalktığı ve bir barıs havzasına donüsmüs Ortadoğu idealiyle bolgedeki çatısmaları ortadan kaldırmak için aktorler arasında bir iyi niyet elçisi gibi mekik dokuyordu. Türkiye, Irak’ta Sünniler ile siiler arasında; Lübnan’da Hizbullah ile Hariri arasında; Suudi Arabistan ile İran arasında; Filistin ile İsrail arasında; Hamas ile El Fetih arasında; İsrail ile Suriye arasında yangın sondürmek için kosturan bir itfaiyeci gibi mesai harcıyordu.

Bu kadar genis alandaki farklı aktorler nezdinde etkinlik gosteren Türkiye’nin en onemli ayrıcalığı, herkesin birbiriyle uzun zamandır koprüleri attığı ortamda herkesle güven içinde konusabilmesiydi. Bunda, komsularından baslayarak bolgede çatısmanın değil isbirliğinin ve kazan-kazan mantığının one çıkmasını isteyen yeni bakıs açısı kadar, bolgeyle yeniden ilgilenmeye baslamanın getirdiği tazeliğin de katkısı vardı.

Türkiye’nin yeni dıs politikasına yon veren Gül, Erdoğan ve Davutoğlu gibi isimlerde bir değisiklik olmadı. Vizyon da aynı. Ama kısa sürede bolgede yasanan gelismelerin, bir anda her seyi tersyüz etmesi çok sasırtıcı. Az komplocu olsanız, bir elin yıldızı parlayan Türkiye’nin onünü kesmeye çalıstığını düsünürsünüz.

En canlı ornek, düne kadar Türkiye’nin, ikisiyle de iyi iliski içinde olup aralarını bulmaya çalıstığı Suriye ve İsrail’le iliskilerin geldiği son nokta. ‘Arap Baharı’ denen büyük dalgada Baas rejiminin tarihin ters tarafına düsmesi ve halkına silah doğrultması yüzünden Suriye’ye mesafe koyan Ankara; dün de Mavi Marmara krizinin sonucu olarak İsrail’le diplomatik iliskilerini ikinci kâtip seviyesine düsürdü. Bu, Ankara’daki İsrail elçisinin kovulması demek. Yaptırımlar içinde, tüm askerî anlasmaların askıya alınması; Mavi Marmara mağdurlarının hukuk mücadelesine yardım edilmesi ve Gazze ablukasına karsı BM’de girisim baslatılması da var.

Ayrıca Ankara, Doğu Akdeniz’deki seyrüsefer serbestisi için her türlü tedbiri alacağına dair ciddi bir uyarıda bulundu. Bunun anlamı su: BM Palmer Raporu’nun ‘yasal’ dediği, İsrail’in Gazze’ye karsı denizden uyguladığı ambargoyu Türkiye tanımıyor. Dolayısıyla yarın Türk gemileri, Doğu Akdeniz’deki bu bolgeden geçip Gazze’ye demirleyebilir.

Hem Suriye hem İsrail’le iliskilerin bu noktaya gelmesine herhalde en çok üzülen, dün kameraların karsısına geçip yazılı metinden bu yaptırımları ilan eden Ahmet Davutoğlu olmalı. Zira barıs havzasına donüsmüs Ortadoğu idealine en fazla inanan ve en çok gayret eden kendisiydi. Aslında aylardır hükümetin onünde bekleyen bu yaptırım listesinin simdiye kadar ertelenmesinin nedeni de AK Parti hükümetinin her seye rağmen Ortadoğu’da barıs idealine bağlılıkları ve bunun için diplomasiye sonuna kadar sans vermeleriydi. Yoksa dün açıklanan yaptırımların BM raporuyla ilgisi zamanlamayla sınırlı. Yani, İsrail istenen adımları atmadıkça rapor nasıl olsa bu liste açıklanacaktı.

Türkiye’nin, Mavi Marmara’da 9 vatandasımızın olümünden sorumlu olan İsrail’den talepleri belli. Bunlarını yerine getireceğini soyleyen İsrail’in isteğiyle defalarca ikili gorüsmeler yapılmıs; iki kez basbakanlar düzeyinde varılan uzlasma metni netlesmis; onceki gün basına sızan BM raporu daha once 3 kez ertelenmisti. İsrail, son dakikaya kadar yine erteleme istiyordu. Ama bir noktadan sonra Ankara, bu oyalayıcı tavrı devlet ciddiyetine aykırı buldu. Olayın, 31 Mayıs 2010′da gerçeklestiği dikkate alınırsa, İsrail hükümetinin iç zorluklarını goren Türkiye’nin ozür ve tazminat için 15 ay sabrettiği anlasılıyor.

Davutoğlu’nun, yaptırımları açıklarken bile tarihî Türk-Yahudi dostluğuna vurgu yapması ve İsrail’i Türkiye’nin dostluğunun kıymeti üzerine düsünmeye çağırması onemli. Mavi Marmara’nın ikinci seferini yapmaması ve İsrail’deki orman yangını sırasında yapılan jest de cabası. Türkiye-İsrail iliskileri hep dalgalı oldu; daha once de 2. kâtip düzeyine indiği oldu. Ama oncekiler daha çok İsrail-Arap sorunlarının yansımasıydı. İlk kez ikili iliskiler yüzünden bu adımın atılması not edilmeli. Keske gosterilen sabır ve diplomatik çabalar netice verse ve Türkiye herkesle konusabilme ozelliğini korusaydı. Ama yeni Ortadoğu ve yeni Türkiye’yi anlamakta zorlanan mevcut İsrail yonetimiyle bu zor. Ayrıca dostu olmasına rağmen Hama’da katliam yapan Esed’e cephe alan Türkiye’nin, Gazze veya Akdeniz’de İsrail’in katliamına seyirci kalması beklenemez.

a.bilici@zaman.com.tr

http://twitter.com/ahamitbilici

03 Eylül 2011, Cumartesi

İslam düsmanı sebeke
Açık ve demokratik ülkeleri; kapalı ve otoriter ülkelerden ayıran çok onemli bir ozellik var. Kapalı toplumlar, ancak büyük çaplı bir karsı devrim veya bu çapta bir kırılmayla hatalarıyla yüzlesme imkanı bulurken, açık toplumlar her zaman ozelestiri yapacak kisi veya kurumları sayesinde hatalarıyla yüzlesme sansına sahipler.

ABD Baskanı Barack Obama’ya yakınlığıyla bilinen Center For American Progress (CAP) adlı düsünce kurulusunun hazırladığı, “Korku sirketi: Amerika’daki İslamofobi Ağının Kaynakları’ raporu, tam da bu gerçeği pekistiriyor.

Zira 11 Eylül’ün neden olduğu büyük travma ile içerde ve dısarıda Müslümanlarla ilgili akıl almaz bir savrulma yasayan, temsil ettiğini iddia ettiği değerlerle ters düserek büyük hatalara imza atan aynı Amerika, bu kez İslam ve Müslümanlar hakkında devleti ve toplumu yanlıs yonlendiren bir sebekeyi isim isim desifre ediyordu.

6 aylık çok titiz çalısmanın ürünü olan rapor, Hıristiyan dünyasını uyandırmak için Norveç’i kana buladığını soyleyen asırı sağcı Breivik ile Amerika’da İslam düsmanlığını yayan odaklar arasındaki bağlantıyı tespit ederek ise baslıyordu. Breivik, katliamın sebebini anlattığı manifestosunda, İslam karsıtlığını korükleyen dezenformasyon çalısmaları ile bilinen Jihad Watch adlı blogun sahibi Robert Spencer’den 162 kez; David Horowitz ve Pamela Geller’dan ise 12 kez alıntı yapmıstı. Rapor, Breivik’in etkilendiği bu isimlerin, İslam karsıtı dezenformasyon çalısmaları yapan ve maddi açıdan en fazla desteklenen kuruluslarda çalıstığını ortaya koyuyordu.

İslam düsmanlığını korüklemek için dezenformasyon yapan ve Amerika’da seriat tehlikesi varmıs gibi hava uyandırarak bazı eyaletlerde yasalar hazırlanmasını sağlayan kurulusların, sayıca az olsa da kamuoyundaki etkisinin yüksekliğine dikkat çekiliyordu. 10 yılda İslam düsmanlığı yapan bu sebekelere 42,6 milyon dolar aktaran kurumlar hep aynıydı. Amerika’da her türlü sorusturmanın altın kuralı olan ‘Parayı takip et’ ilkesini izleyen arastırmacılar vergi kayıtlarından çıkardığı baslıca İslam düsmanlığı finansorlerini tek tek açıklıyordu. Aynı fonların birçok Yahudi kurulusunu da destekliyor olması manidardı. Sonra Daniel Pipes gibi İslam düsmanlığı uzmanlarından Fox News gibi kurumlara sebekenin medya ayağı da desifre ediliyordu: David Horowitz Freedom Center, Pamela Geller ve Atlas Shrugs, Washington Times, The National Review, Christian Broadcast Network… sebekeye destek veren siyasetçi ve din adamları da unutulmamıstı: Peter King, Allen West, Michele Bachman, Sue Myrick gibi siyasetçiler, dezenformasyon uzmanlarının tezlerini konusmalarına tasıyor; Pat Robertson, John Hagee, Ralph Reed, Franklin Graham gibi dini onderler de kampanyaya eslik ediyordu.

Arastırmanın onemli tespitlerden biri de son donemde ABD’de Gülen Hareketi aleyhine açılan kampanyanın da aynı sebekenin isinin olmasıydı. Aynı kurumlarca finanse edilen yapılardan Eagle Forum’un, İslam korkusunu yaymaya çalısırken, hedef olarak Amerika’da Türkler tarafından isletilen Charter Okulları’nı seçtiği belirtiliyordu. 2009′da “Amerika’yı Nasıl Geri Alabiliriz?” baslıklı konferans serisi düzenleyen forumun, 2011 Mart’ında St. Louis’de, Gabriel Gaffney ve diğer gruplarla birlikte Gülen Hareketi aleyhinde karalama kampanyası baslattıkları aktarılıyordu. Hareketin, okullarda radikal İslam anlayısı ve daha da kotüsü çocukların Amerikalılardan nefret etmelerini istedikleri fikrini yaymaya çalıstığı propagandası yapılıyordu.

Yani, karsı karsıya olduğumuz hadise, “11 Eylül oldu ve İslam düsmanlığı arttı” denecek kadar basit değildi. Toplumu İslam’dan nefret ettirmeyi hedefleyen bir sebeke vardı ve bu sebeke, kurban durumundaki Müslümanlar tarafından değil, tarafsız bir düsünce kurulusunca desifre ediliyordu.

Tabii, Batı’da İslam düsmanlığını yayan sebekeden soz ederken, İslam ülkelerinde ve ozellikle Türkiye’de İslam’ı ocülestiren sebekeleri atlamamak lazım. ‘Korku sirketi’ raporunun desifre ettiği kadarıyla ABD’de İslam düsmanlığını finanse eden, sozcülük yapan ve medya desteği verenler hep sivil alandaki aktorler. Halbuki bizdeki İslam karsıtı kampanyada, sivillerin yanı sıra çoğu kez oncülüğü en onemli devlet kurumları üstleniyor. İsterseniz, İslam’ı, Ak Parti’yi ve Gülen’i hedef alan resmi irtica sitelerini bir de bu gozle düsünün. Bakalım, içerideki Korku sirketi ve ardındaki odakların raporunu kim yazacak?

Not: Ramazan bayramınızı candan tebrik eder; Somali’den Suriye’ye derbeder İslam dünyasına Mevla’dan azıcık olsun huzur dilerim.

a.bilici@zaman.com.tr

http://twitter.com/ahamitbilici

30 Ağustos 2011, Salı

İsyeri için alınan araçlarda vergi indiriminden faydalanın
Günümüzde isletmeler ticari islemlerini idame ettirmek veya ortaklarının kullanımına sunmak için envanterlerinde araç bulundurur.

Bu araçların maliyetleri amortisman yoluyla giderlestirilebilirken, alınan aracın niteliğine gore odenen KDV de odenecek KDV’den indirilebiliyor. Ayrıca sigorta, kasko, yakıt, bakım ve onarım giderleri de Gelir veya Kurumlar Vergisi’nden indirim konusu yapılabiliyor. Kullanılmamıs (sıfır) veya ikinci el araç alımlarında hesaplanacak KDV’nin oranı farklılık arz ediyor. Motorlu tasıtın alınacağı yer, aracın niteliği (ticari veya binek olup olmadığı), nerede kullanılacağı gibi ayrıntılar, uygulanacak vergisel islemlerde farklılığa sebep oluyor.

Motorlu tasıt araçlarının ilk alımında veya (kullanılmıs binek otomobilleri hariç olmak üzere) kullanılmıs olanların ticari faaliyet kapsamında tesliminde uygulanacak KDV oranı yüzde 18. Burada aracı satın alanın nihai tüketici, serbest meslek erbabı, ticari kazanç sahibi veya Kurumlar Vergisi mükellefi olması, durumu değistirmiyor. Buna gore sıfır otomobiller ile kullanılmıs olup olmadığına bakılmaksızın otobüs, midibüs, minibüs, kamyon, kamyonet, TIR gibi ticari araçlar yüzde 18 oranında vergilendiriliyor.

İkinci el binek oto alım ve satımında tarafların serbest meslek kazancı, ticari kazanç, Kurumlar Vergisi mükellefi olup olmadığına bakmadan yüzde 1 KDV uygulanıyor. İsletmeler aktiflerinde yer alan kullanılmıs binek araçlarını nihai tüketiciye sattıklarında yüzde 1 KDV hesaplamalı. Ancak binek otomobillerinin alımında yüklendikleri Katma Değer Vergisi’ni indirim hakkı bulunan mükelleflerin, (rent a car, sürücü kursu vb.) bu araçların satısında yüzde 18 KDV hesaplanıyor. Bu mükelleflerin kiralamak veya çesitli sekillerde isletmek üzere aldıkları ve 31 Aralık 2007 tarihi itibarıyla aktiflerinde veya envanterlerinde bulunan binek otomobillerinin iktisap tarihinden itibaren 2 yıl geçtikten sonra teslime konu olması halinde ise yine yüzde 1 Katma Değer Vergisi oranı uygulanıyor. Mükelleflerin nihai tüketici konumundaki birisinden araç alımında ise KDV hesaplanmıyor.

Ana kural olarak isletmelere alınan ticari araçların KDV’si indirilebiliyor. Ancak binek otomobillerinin alıs belgelerinde gosterilen bu vergi, indirim konusu yapılamıyor. orneğin bir pazarlama sirketinin pazarlama faaliyetinde bulunan elemanlarının kullanması için satın aldığı binek otomobillerine odediği KDV indirim konusu yapılamaz. Binek otomobillerine ait bu verginin indirim yasağına bir istisna binek otomobillerini isletmek üzere alanlarda gorülüyor. Bu çerçevede, gerçek usulde vergilendirilen taksi isletmecisi, sürücü kursu ve otomobil kiralama sirketi gibi isletmelerin faaliyetleriyle ilgili satın aldıkları binek otomobilleri sebebiyle odenen vergi indirim konusu yapılabilir. Bu mükelleflerin binek otomobilinin alıs belgesinde gosterilen KDV, ait olduğu takvim yılı asılmamak kaydıyla, ilgili belgelerin kanuni defterlere kaydedildiği vergilendirme doneminde, bu araçların fiilen kullanılmaya baslanılıp baslanılmadığına bakılmaksızın indirilebiliyor. orneğin; mükellef tarafından araç kiralama faaliyetinde kullanılmak üzere Ocak 2011 doneminde satın alınan araç sebebiyle odenen Katma Değer Vergisi, bu donemde aracın kiraya verilip verilmediğine bakılmadan indirim konusu yapılabiliyor. Binek otomobili isletmeciliğiyle uğrasan mükelleflerin isletme amacı dısında mesela müdürün kullanımına tahsis etmek üzere satın aldıkları binek otomobillerinin alıs belgelerinde gosterilen vergi de indirim konusu yapılamıyor. İsletmedeki tasıt araçlarının giderlerine odenen KDV’nin indiriminde ise bir kısıtlama bulunmuyor. Yani binek otomobilleri de dahil olmak üzere isletmedeki araçlar için satın alınan yakıt, yağ, lastik, parça gibi mallara veya tamir, bakım, onarım hizmetlerine odenen Katma Değer Vergisi indirim konusu yapılabilir. Aynı sekilde finansal kiralama yoluyla edinilen veya araç kiralama sirketlerinden kiralanan araçlar için odenen verginin de indirilebileceği tabiidir. Keza kiralanan araç için yapılan masraflara ait KDV de indirilebilir.

Araçlar için belge nasıl düzenlenir?

Kullanılmamıs (sıfır) araç alımında alıcılara fatura veriliyor. Bu faturada araca ait bilgiler, aracın değeri ve bu değer üzerinden alınan oTV, KDV gibi vergiler ayrı ayrı gosteriliyor. Aracın maliyeti kapsamına giren araç değeri ve oTV isletmede aktiflestiriliyor ve amortisman uygulanarak giderlestiriliyor. Binek otomobilleri için odenen ve indirimi mümkün olmayan KDV’nin ise doğrudan gider yazılması veya maliyete intikal ettirilmesi mümkün. Bu konudaki seçimlik hak tamamen mükellefe ait.

İsletmelerin nihai tüketicilerden araç aldığı durumlarda belge düzeninin nasıl olması gerektiğine dair farklı gorüsler mevcut. Birçok kisi bu durumda noter satıs senedinin tevsik bakımından yeterli olduğunu düsünmektedir. Maliye ise bu konuda kendisine yoneltilen bir soruyu noter satıs senedine ilaveten gider pusulası da düzenlenmesi gerektiği yonünde cevaplamıs. Buna gore nihai tüketiciler vergiden muaf esnaf olarak nitelendirilmediğinden, vergi mükellefinin mükellef olmayandan (nihai tüketici konumunda olan birisinden) 2. el cep telefonu, altın, araba alımında gider pusulası düzenlenmeli. Düzenlenen bu gider pusulasında KDV hesaplanmayacağı gibi, Gelir Vergisi tevkifatı da yapılmayacak. İkinci el araç alımında gider pusulasına noter satıs sozlesmesinin eklenmesi gerekiyor. sehir içi ve sehirler arası yolcu tasımacılığı yapmak için alınan araçların değisikliklerinin vergi dairesine bildirilmesi sart. Tasımacılık yapılmayan durumlar için ise herhangi bir bildirim yapılmasına gerek yok. Bu konuyla ilgili olarak dikkat çekilmesi gereken diğer bir durum galericilerin kazançları. İkinci el binek otomobil alım satımıyla uğrasanların (galeri) baskaları adına ve hesabına yaptıkları satıslar sebebiyle elde ettikleri komisyonlar, ticari nitelikteki aracılık hizmetinin karsılığı olacağından, genel oranda (yüzde 18) KDV hesaplanmalı.

ahmet.yavuz@zaman.com.tr

05 Eylül 2011, Pazartesi

Maliye, vergi cezasında tekerrür uygulamasını yumusattı
Toplum düzeninin yerlesmesi ve karmasa olusmaması için kurallar tesis eden devletler, bunlara uymayanlara cezalar ongorerek kurallarının uygulama alanını genisletmek ister.

Cezalar her ne kadar caydırıcı seviyede yüksek olsa da bazı durumlarda muhatap kitlenin bundan etkilenmediği müsahede edilir. Bu gibi durumlarda caydırıcılığın tesis edilmesi adına tekerrür sebebiyle cezanın katlanarak uygulanması yoluna gidilir. Tekerrür, kelime olarak; yinelenme, tekrarlanma anlamını tasır. Bir hukuk terimi olarak tekerrür ise bir kimsenin islediği bir suçtan hüküm giymesinden sonra, belirli bir süre içerisinde yeni bir suç islemesidir.

Vergi Usul Kanunu’ndaki kurallara uymamaktan dolayı kesilecek cezalar da ağır müeyyideler içeriyor. Bununla beraber mükelleflerin vergi kaybına sebep olacak islemlerde bulunmayı alıskanlık haline getirmemeleri için bu cezaların ikinci kez uygulanmasında tekerrür hükmü uygulanıyor. Tekerrür hükmü ve uygulaması teorik planda mantıklı ve gerekli gibi gorünmekle beraber, uygulamada farklı sekillerde karsılasılan komplikasyonlar mükelleflerin mağduriyetine sebep olabiliyor. Maliye de bu konudaki sıkıntıya bir nebze olsa da son vermek için yorumunu değistirdi. Mahkemelerde pes pese gelen kararlar doğrultusunda çıkarılan sirkülere gore, tekerrür hükmünün uygulanabilmesi için kesinlesen cezanın daha sonra tekerrür hükmüne istinaden katlamalı olarak kesilecek cezadan once yapılmıs olması gerekiyor.

Vergi cezalarında tekerrürün meydana gelmesi için kesilen vergi ziyaı veya usulsüzlük ce­zasının kesinlesmesinden sonra tekrar ceza kesil­mesini gerektirir bir suç islenmesi yeterli. Vergi Usul Kanunu’na gore vergi ziyaına sebebiyet vermekten veya usulsüzlükten dolayı ceza kesilen veya cezası kesinlesenlere, cezanın kesinlestiği tarihi takip eden yılın basından baslamak üzere vergi ziyaında bes, usulsüzlükte iki yıl içinde tekrar ceza kesilmesi halinde vergi ziyaı cezası yüzde elli, usulsüzlük cezası yüzde yirmibes artırılmak suretiyle uygulanıyor. Buna gore tekerrür hükmünün uygulanabilmesi için bazı sartların gerçeklesmesi gerekiyor.

oncelikle kesilen ceza, vergi ziyaı ya da usulsüzlük cezası olmalı. Diğer bir ifadeyle ozel usulsüzlük cezalarına tekerrür hükmü uygulanmıyor. Ayrıca tekerrürün tam manasıyla uygulanması için onceden kesilen cezanın kesinlesmesi gerekir. Cezaların kesinlesmesi için de dava açma süresi içinde dava yoluna gidilmemesi, açılan dava varsa kaybedilmesi, kesilen ceza için Vergi Usul Kanunu’nun 376. maddesi uyarınca cezada indirim talebinde bulunulması ve odeme yapılması, uzlasma talebinde bulunulması ve uzlasmanın vuku bulması hallerinden biri gerçeklesmeli. Bu durumlar olmadan yani ceza kesinlesmeden tekerrür hükmü uygulanamıyor.

Bütün bunlara ilaveten tekerrürün olusması için cezanın kesinlestiği tarihi takip eden yılın basından baslayarak vergi ziyaında bes, usulsüzlükte iki yıl içinde tekrar aynı cezayı gerektiren bir fiil islenmeli. Süreler geçtikten sonra bu fiiller uygulansa bile tekerrür hükmü geçerli olmaz. Bu süreler geçtikten sonra tekrar ceza kesilmesi halinde; vergi ziyaı cezası yüzde 50, usulsüzlük cezası yüzde 25 oranında artırılmak suretiyle uygulanıyor. Tekerrür hükümlerinin uygulanması için ilk ceza ile takip eden cezaların aynı türden olması gerekiyor. onceki kesilmis cezanın tahsil edilmis olup olmamasının tekerrür uygulaması açısından onemi yok. Cezanın kesilip kesinlesmis olması, tekerrür uygulanması için yeterli.

Uygulamada karsılasılan adaletsizlikler

Tekerrür uygulaması, bazı durumlarda cezanın orantısız artmasına sebep olabiliyor. Bu yüzden tekerrür sebebiyle ceza artırımı uygulaması cezanın caydırıcılığı bakımından haklı gorünmekle birlikte, çoğu zaman vergi adaleti yonünden beklenmeyen sonuçlara yol açılabiliyor. Mükellefler, ilk cezalarının düsük ancak ikinci cezalarının çok yüksek olduğu durumlarda ağır bir fatura odemek zorunda kalıyor.

Mesela mükellef A’nın birinci vergi ziyaı cezası 100 lira, ikinci vergi ziyaı cezası 50.000 lira ise tekerrür hükmünün de etkisiyle odeyeceği toplam ceza (100 + 50.000 + 25.000=) 75.100 lira olacaktır. Kendisine farklı sıralama ile aynı tutarda ceza kesilen baska bir mükellef ise çok daha düsük ceza odeyerek kurtulabilir. Mükellef B’nin birinci vergi ziyaı cezası 50.000 lira, ikinci vergi ziyaı cezası 100 lira ise odeyeceği toplam ceza (50.000 + 100 + 50=) 40.150 lira olacaktır.

İlk cezanın kesinlesmesinden sonra bu donemden onceki donemlere ait bir ceza kesilmesi halinde tekerrürün meydana gelip gelme­yeceği de tartısmalı bir konuydu. simdiye kadarki uygulamalarda Maliye, tekerrürden dolayı artırılarak uygulanacak olan cezayı gerektiren fiilin, daha once kesilen cezaya iliskin olayın yasandığı tarihten onceki veya sonraki bir tarihte islenmis olmasının sonucu değistirmeyeceğini iddia ediyordu. Ancak mahkemelerce verilen kararlar bu hükmün uygulanması için, tekerrür hükmüne esas alınacak fiilin, daha once kesilmis ve kesinlesmis cezadan sonra islenmis olması gerektiğine hükmediyor. Ayrıca Anayasa Mahkemesi de bu yonde bir karar alınca Maliye gorüsünü değistirmek zorunda kaldı. Yapılan açıklamada bundan boyle, bir vergi cezasının tekerrür hükmü sebebiyle artırımlı uygulanabilmesi için tekerrüre esas alınacak sonraki fiilin herhalde daha once islenmis bir fiil için kesilen cezanın kesinlesme tarihinden sonraki bir tarihte islenmis olması gerektiği ifade edildi. Konu ile ilgili verilen ornek aynen soyle:

Gelir Vergisi mükellefi olan Bay (A), 2009′a iliskin beyannamesini kanunî süresinde vermemis, takdir komisyonuna sevk islemi sonrasında 1.000 lira tutarında vergi ziyaına sebep olduğu tespit edilmistir. Bunun üzerine, vergi dairesince 1.000 lira tutarında kesilen vergi ziyaı cezası 1 Eylül 2010 tarihinde vergi/ceza ihbarnamesi ile mükellefe tebliğ edilmistir. Bay (A) tarafından kanunî süresi içerisinde uzlasma, dava açma ve cezada indirim haklarının hiçbiri kullanılmamıs ve ceza 1 Ekim 2010′da kesinlesmistir. Bay (A)’nın 2008 yılına iliskin Gelir Vergisi beyannamesini süresinde vermesine rağmen matrahı düsük gosterdiği için verginin 500 lira eksik tahakkuk ettirilmesine ve bu suretle vergi ziyaına neden olduğu, vergi incelemesi sonucu 2 Mayıs 2011 tarihinde tespit edilmistir. Buna gore, daha evvel kesinlesmis bir ceza bulunsa da, kesinlesmis bu ceza daha sonra islenmis bir fiil sebebiyle kesilmis olduğundan 2011 yılında kesilecek ceza, artırıma gidilmeksizin uygulanacaktır.

Temmuz Form Ba-Bs süresi uzatıldı

Gelir İdaresi, normalde 31 Ağustos’ta verilmesi gereken, son günün bayram gününe denk gelmesi sebebiyle süresi 2 Eylül’e uzayan Temmuz 2011 Form Ba-Bs bildirimlerinin verilme süresini 7 Eylül 2011 tarihi saat 24.00′e kadar uzattı.

ahmet.yavuz@zaman.com.tr

29 Ağustos 2011, Pazartesi

Maliye, vergi cezasında tekerrür uygulamasını yumusattı
Toplum düzeninin yerlesmesi ve karmasa olusmaması için kurallar tesis eden devletler, bunlara uymayanlara cezalar ongorerek kurallarının uygulama alanını genisletmek ister.

Cezalar her ne kadar caydırıcı seviyede yüksek olsa da bazı durumlarda muhatap kitlenin bundan etkilenmediği müsahede edilir. Bu gibi durumlarda caydırıcılığın tesis edilmesi adına tekerrür sebebiyle cezanın katlanarak uygulanması yoluna gidilir. Tekerrür, kelime olarak; yinelenme, tekrarlanma anlamını tasır. Bir hukuk terimi olarak tekerrür ise bir kimsenin islediği bir suçtan hüküm giymesinden sonra, belirli bir süre içerisinde yeni bir suç islemesidir.

Vergi Usul Kanunu’ndaki kurallara uymamaktan dolayı kesilecek cezalar da ağır müeyyideler içeriyor. Bununla beraber mükelleflerin vergi kaybına sebep olacak islemlerde bulunmayı alıskanlık haline getirmemeleri için bu cezaların ikinci kez uygulanmasında tekerrür hükmü uygulanıyor. Tekerrür hükmü ve uygulaması teorik planda mantıklı ve gerekli gibi gorünmekle beraber, uygulamada farklı sekillerde karsılasılan komplikasyonlar mükelleflerin mağduriyetine sebep olabiliyor. Maliye de bu konudaki sıkıntıya bir nebze olsa da son vermek için yorumunu değistirdi. Mahkemelerde pes pese gelen kararlar doğrultusunda çıkarılan sirkülere gore, tekerrür hükmünün uygulanabilmesi için kesinlesen cezanın daha sonra tekerrür hükmüne istinaden katlamalı olarak kesilecek cezadan once yapılmıs olması gerekiyor.

Vergi cezalarında tekerrürün meydana gelmesi için kesilen vergi ziyaı veya usulsüzlük ce­zasının kesinlesmesinden sonra tekrar ceza kesil­mesini gerektirir bir suç islenmesi yeterli. Vergi Usul Kanunu’na gore vergi ziyaına sebebiyet vermekten veya usulsüzlükten dolayı ceza kesilen veya cezası kesinlesenlere, cezanın kesinlestiği tarihi takip eden yılın basından baslamak üzere vergi ziyaında bes, usulsüzlükte iki yıl içinde tekrar ceza kesilmesi halinde vergi ziyaı cezası yüzde elli, usulsüzlük cezası yüzde yirmibes artırılmak suretiyle uygulanıyor. Buna gore tekerrür hükmünün uygulanabilmesi için bazı sartların gerçeklesmesi gerekiyor.

oncelikle kesilen ceza, vergi ziyaı ya da usulsüzlük cezası olmalı. Diğer bir ifadeyle ozel usulsüzlük cezalarına tekerrür hükmü uygulanmıyor. Ayrıca tekerrürün tam manasıyla uygulanması için onceden kesilen cezanın kesinlesmesi gerekir. Cezaların kesinlesmesi için de dava açma süresi içinde dava yoluna gidilmemesi, açılan dava varsa kaybedilmesi, kesilen ceza için Vergi Usul Kanunu’nun 376. maddesi uyarınca cezada indirim talebinde bulunulması ve odeme yapılması, uzlasma talebinde bulunulması ve uzlasmanın vuku bulması hallerinden biri gerçeklesmeli. Bu durumlar olmadan yani ceza kesinlesmeden tekerrür hükmü uygulanamıyor.

Bütün bunlara ilaveten tekerrürün olusması için cezanın kesinlestiği tarihi takip eden yılın basından baslayarak vergi ziyaında bes, usulsüzlükte iki yıl içinde tekrar aynı cezayı gerektiren bir fiil islenmeli. Süreler geçtikten sonra bu fiiller uygulansa bile tekerrür hükmü geçerli olmaz. Bu süreler geçtikten sonra tekrar ceza kesilmesi halinde; vergi ziyaı cezası yüzde 50, usulsüzlük cezası yüzde 25 oranında artırılmak suretiyle uygulanıyor. Tekerrür hükümlerinin uygulanması için ilk ceza ile takip eden cezaların aynı türden olması gerekiyor. onceki kesilmis cezanın tahsil edilmis olup olmamasının tekerrür uygulaması açısından onemi yok. Cezanın kesilip kesinlesmis olması, tekerrür uygulanması için yeterli.

Uygulamada karsılasılan adaletsizlikler

Tekerrür uygulaması, bazı durumlarda cezanın orantısız artmasına sebep olabiliyor. Bu yüzden tekerrür sebebiyle ceza artırımı uygulaması cezanın caydırıcılığı bakımından haklı gorünmekle birlikte, çoğu zaman vergi adaleti yonünden beklenmeyen sonuçlara yol açılabiliyor. Mükellefler, ilk cezalarının düsük ancak ikinci cezalarının çok yüksek olduğu durumlarda ağır bir fatura odemek zorunda kalıyor.

Mesela mükellef A’nın birinci vergi ziyaı cezası 100 lira, ikinci vergi ziyaı cezası 50.000 lira ise tekerrür hükmünün de etkisiyle odeyeceği toplam ceza (100 + 50.000 + 25.000=) 75.100 lira olacaktır. Kendisine farklı sıralama ile aynı tutarda ceza kesilen baska bir mükellef ise çok daha düsük ceza odeyerek kurtulabilir. Mükellef B’nin birinci vergi ziyaı cezası 50.000 lira, ikinci vergi ziyaı cezası 100 lira ise odeyeceği toplam ceza (50.000 + 100 + 50=) 40.150 lira olacaktır.

İlk cezanın kesinlesmesinden sonra bu donemden onceki donemlere ait bir ceza kesilmesi halinde tekerrürün meydana gelip gelme­yeceği de tartısmalı bir konuydu. simdiye kadarki uygulamalarda Maliye, tekerrürden dolayı artırılarak uygulanacak olan cezayı gerektiren fiilin, daha once kesilen cezaya iliskin olayın yasandığı tarihten onceki veya sonraki bir tarihte islenmis olmasının sonucu değistirmeyeceğini iddia ediyordu. Ancak mahkemelerce verilen kararlar bu hükmün uygulanması için, tekerrür hükmüne esas alınacak fiilin, daha once kesilmis ve kesinlesmis cezadan sonra islenmis olması gerektiğine hükmediyor. Ayrıca Anayasa Mahkemesi de bu yonde bir karar alınca Maliye gorüsünü değistirmek zorunda kaldı. Yapılan açıklamada bundan boyle, bir vergi cezasının tekerrür hükmü sebebiyle artırımlı uygulanabilmesi için tekerrüre esas alınacak sonraki fiilin herhalde daha once islenmis bir fiil için kesilen cezanın kesinlesme tarihinden sonraki bir tarihte islenmis olması gerektiği ifade edildi. Konu ile ilgili verilen ornek aynen soyle:

Gelir Vergisi mükellefi olan Bay (A), 2009′a iliskin beyannamesini kanunî süresinde vermemis, takdir komisyonuna sevk islemi sonrasında 1.000 lira tutarında vergi ziyaına sebep olduğu tespit edilmistir. Bunun üzerine, vergi dairesince 1.000 lira tutarında kesilen vergi ziyaı cezası 1 Eylül 2010 tarihinde vergi/ceza ihbarnamesi ile mükellefe tebliğ edilmistir. Bay (A) tarafından kanunî süresi içerisinde uzlasma, dava açma ve cezada indirim haklarının hiçbiri kullanılmamıs ve ceza 1 Ekim 2010′da kesinlesmistir. Bay (A)’nın 2008 yılına iliskin Gelir Vergisi beyannamesini süresinde vermesine rağmen matrahı düsük gosterdiği için verginin 500 lira eksik tahakkuk ettirilmesine ve bu suretle vergi ziyaına neden olduğu, vergi incelemesi sonucu 2 Mayıs 2011 tarihinde tespit edilmistir. Buna gore, daha evvel kesinlesmis bir ceza bulunsa da, kesinlesmis bu ceza daha sonra islenmis bir fiil sebebiyle kesilmis olduğundan 2011 yılında kesilecek ceza, artırıma gidilmeksizin uygulanacaktır.

Temmuz Form Ba-Bs süresi uzatıldı

Gelir İdaresi, normalde 31 Ağustos’ta verilmesi gereken, son günün bayram gününe denk gelmesi sebebiyle süresi 2 Eylül’e uzayan Temmuz 2011 Form Ba-Bs bildirimlerinin verilme süresini 7 Eylül 2011 tarihi saat 24.00′e kadar uzattı.

ahmet.yavuz@zaman.com.tr

29 Ağustos 2011, Pazartesi

Devlet, alacağına farklı, borcuna farklı faiz uygulayamayacak
Kamu kuruluslarının bazı uygulamaları mükellefi mağdur edebiliyor.

Bu mağduriyete maruz kalanlar ya soylenmekle yetiniyor ya da hakkını mahkemelerde arıyor. Maalesef mahkemelerde hak aramak hem masraflı, hem de uzun ve zahmetli bir is olarak algılandığı için genelde o yola basvurmuyoruz. Ancak canı fazlasıyla yananlar, gozü bu süreçten korkmayanlar ve çesitli dernekler uygulamaların hukuka aykırı olduğu iddiasıyla mahkemeye müracaat ediyor. Mahkemeler bu tür müracaatlarda kanunun hukuka, hakkaniyete, esitliğe vs. uygun olup olmadığını değerlendirip karar veriyor. Son günlerde mahkemeler kendilerine intikal eden olaylardan iki konuda mükellef lehine karar verdi. Birincisi Maliye’den iade alacağı olduğu halde gecikenlere faiz odemesine iliskin. Diğeri de tüketici kredisi kullananlardan alınan Kaynak Kullanımını Destekleme Fonu (KKDF) kesintisi oranının uygulanmasıyla ilgili.

Vergi Usul Kanunu, devletin mükelleften alacağını zamanında tahsil edememesi ile mükelleften haksız veya fazla aldığı vergiyi zamanında iade edememesi halinde faiz uygulanmasını ongorüyor. Ancak bu faiz hesaplamaları hem süre hem de oran olarak birbirinden farklı. Devletin alacaklı olduğu durumlarda faiz vadenin sona erdiği tarihten itibaren islemeye baslıyor. Faiz oranı da aylık yüzde 1,4 olarak uygulanıyor. Mükelleften fazla veya yersiz olarak tahsil edilen vergilerin iadesinin geciktirilmesinde de faiz uygulanıyor. Yani mükellefe asıl alacağının yanı sıra faiz de odeniyor. Ama bu faiz, alacaklı olunduğu zamanki gibi yüzde 1,4 oranı üzerinden değil, yüzde 1 üzerinden tecil faizi oranında hesaplanıyor. Üstelik faiz isleyecek süre de fazla veya yersiz vergi alınan tarihten baslamıyor. Bu süre mükellefin iade için belgeleri tamamlamasından sonra üç ay geçtiği halde iade yapılmaması halinde isletilmeye baslanıyor. Oysa idarenin alacağı için geçerli olan yontemin mükelleften fazla veya yersiz olarak kesilen vergilerin iadesinde de uygulanması durumunda, verginin kesildiği tarihten itibaren faiz odenmesi gerekecektir.

Anayasa Mahkemesi mükellefe geç iade ile ilgili faiz hesaplamasının Anayasa’ya aykırı olduğu iddiasıyla açılan davada basvuruyu haklı gordü. Bolge idare mahkemesi tarafından gonderilen dilekçede; devletin alacağının her tür geç tahsilinde, (yargı kararı sebebiyle geç tahsil edilse bile), vade gününden itibaren faiz isletilirken, yargı kararı gereği iade edilmek zorunda olunan vergilere faiz ongorülmemesinin, hukuk devleti ilkesiyle bağdasmadığı ifade edilmis. Anayasa Mahkemesi basvuruyu değerlendirip bu sekildeki süre hesaplamasının Anayasa’nın 2 ve 35′inci maddesine aykırı olduğuna ve kanun hükmünün iptal edilmesi gerektiğine karar verdi. Karar alınırken Avrupa İnsan Haklarının ve Temel ozgürlüklerinin Korunmasına İliskin Sozlesme’ye de atıf yapıldı. Arada bir bosluk olusmaması ve iadesi gecikenlerin yeni düzenleme yapılıncaya kadar tamamen faiz alamama gibi bir durum yasamamaları için iptal kararının bir yıl sonra yürürlüğe girmesi kararlastırıldı. İptal kararı onümüzdeki yıl yürürlüğe girecek, ancak bu süreçte uygulamayı haksız bulup mahkemeye giden mükelleflerin mahkemelerce haklı gorüleceği unutulmamalı. Bu yüzden diğer iptal kararlarında da ifade ettiğim gibi idarenin Anayasa Mahkemesi kararını dikkate alarak yeni bir düzenleme yapması gerektiğini hatırlatmakta fayda gorüyorum.

ESKİ KREDİLERE YENİ KKDF ORANINA SON

28 Ekim 2010′da Bakanlar Kurulu kararıyla bankalar ve finansman sirketlerince kullandırılan tüketici kredilerinde (ticari amaçla kullanılmamak kaydıyla gerçek kisilere verilen krediler) KKDF kesintisi oranı yüzde 10′dan yüzde 15′e çıkarılmıstı. Ancak yükseltilmis oranının daha once alınmıs ve taksitleri odenmekte olan kredilere de geçerli olup olmayacağı tartısma konusu olmustu. Maliye bu tartısmaya Bankalar Birliği’ne yazdığı yazı ile son vermisti. Yazıda yüzde 15′lik oranın, kredi kullanım tarihine bakmadan 28 Ekim 2010′dan sonra tüm tüketici kredilerinde uygulanacağı belirtiliyordu. Ben de uygulamayı kosemde elestirmistim. Çünkü aynı bakanlığın 2004′te bir yazısında yeni oranın, kararın yayım tarihinden itibaren kullanılacak ve temdit edilecek tüketici kredilerine uygulanacağı ve Bakanlar Kurulu kararının alındığı tarihten once kullandırılmıs olan tüketici kredilerine iliskin faiz tahakkuklarında ise eski oranın uygulanacağı ifade edilmisti. Üstelik KKDF’nin Merkez Bankası tarafından takip edildiği donemlerde de benzer oran artıslarında, karar tarihlerinden sonra alınan kredilerde artırılmıs oranlar uygulanmıs.

Bu uygulamayı hukuki bulmayan Tüketici Dernekleri Federasyonu, ilgili Bakanlar Kurulu kararının ve Gelir İdaresi Baskanlığı’nın düzenleyici isleminin iptali ve yürütülmesinin durdurulması için Danıstay’a dava açmıstı. Danıstay geçen ay verdiği kararla Gelir İdaresi’nin yazısı ile yapılan islemin yürütmesini durdurdu. Kararda yeni Bakanlar Kurulu kararı yayımlanmadan once kullandırılan tüketici kredilerinde tahakkuk eden faiz ve fon kesintisinin tahsil edileceği tarihleri gosteren odeme planının tüketiciye verildiği, boylece sabit oranlı kredi için kredinin kullanıldığı tarihte faiz ve fon tahakkuku yapıldığı, yani kredinin kullanıldığı tarihte faiz tahakkukunun kesinlesmis olduğu belirtilerek, bu kredilere artırılmıs oran uygulanarak KKDF hesaplanmasının hukuk güvenliği ilkesine aykırı olacağı ifade edilmis. Buna gore Bakanlar Kurulu kararından once alınan tüketici kredilerinde KKDF oranının eski orandan (yüzde 10) hesaplanması gerekecek.

Yürütmenin durdurulması kararları, ilgili oldukları islemin hukuki varlığına son vermiyor. Sadece yürütülebilirlik ozelliğini iptal davasının sonuna kadar erteliyor. 28 Ekim 2010 tarihinden once kullanılan sabit oranlı Türk Lirası tüketici kredileri için tahakkuk eden faiz üzerinden yüzde 15 oranında değil, yüzde 10 oranında KKDF hesaplanması gerekir. Davayla ilgili nihai karar verildikten sonra o karara gore düzeltme yapılır. Bu arada değisken faizli veya dovize endeksli TL kredilerde ise odemenin yapıldığı tarihte faiz tahakkuk ettirildiğinden bu kredilere yeni oran üzerinden (yüzde 15) KKDF hesaplanmaya devam edecek.

ahmet.yavuz@zaman.com.tr

13 Haziran 2011, Pazartesi

Sanat mı dediniz?
Geçtiğimiz ay Film Arası Dergisi’nden arayıp, Radikal’den sevgili Uğur Vardan’ın; “Bugün Türkiye’yi saran siyasi iklim, 2002′yi çıkıs noktası olarak alırsak yaklasık dokuz yıldır iktidarda.

Lakin kendini yüzde 50′lerle ifade eden bu hareket, sanat alanında, ozellikle de sinemada henüz düsünsel uzantılarını bulmus ya da yansıtmıs değil. Bu yolculuğun sanatsal izdüsümü hangi noktada, nasıl bir hesaplasmadan geçiyor, Türkiye’deki yasanan sosyolojik değisimlere nasıl refleks veriyor; bunu sinemada, en azından o ideolojiye sahip yonetmenler tarafından yapılan filmlerle gormek istiyorum.” seklindeki haklı bir tespitinden yola çıkarak, “Basbakan ustalık doneminden bahsederken, muhafazakâr sinemada bundan bahsedebilir miyiz?” seklinde soru sormuslardı. Sorularına verdiğim cevabı derginin internet sitesinde ya da arama motorlarında bulabilirsiniz.

Ben bugün baska ama konuyla da nispeten ilgili bir yasanmıs hadiseden bahsetmek istiyorum. Yaklasık bir yıldan beri ozellikle “muhafazakâr sinemacı” dediğimiz çevreden olan arkadaslar her ay periyodik olarak toplantı yapıyor. İçlerinde deneyimli yonetmen, senarist, gorüntü yonetmeni, müzisyen, yapımcı, prodüksiyon isleriyle ilgili birçok sinemacı var. Epey gazeteci ve sektorle bir sekilde ilgili isimler de katılıyor bu toplantılara. Bunların yanında sektore yeni girmis genç sinemacı kusağın da ilgisi az değil.

Bir vakıf, dernek ya da baska tür kurumsal disiplin çerçevesinde beraber olma çabası değil bu toplantılar. Tamamen ‘mesveret’ esaslı, bir tür hal hatır sorma, hem/dem olma birlikteliği…

Bu toplantılar birkaç ay İstanbul Büyüksehir Belediyesi’ne bağlı Kültür As’nin Topkapı’daki merkezinde yapıldı. Bakınız ‘dı’ diyorum zira artık orada yapılmıyor.

Çünkü kibar bir üslupla kapı onüne konuldu bu insanlar.

Sanırım her sey eski müdür Nevzat Bayhan Bey’in milletvekili adayı olmasıyla değismeye basladı. Bizler ‘Ah ne âlâ, kültür/sanatın en deneyimli isimlerinden biri Meclis’e giriyor’ diye sevinirken, iktidar partisi birçok sanatçı gibi, Nevzat Bey’i de aday gostermedi.

Elbette onların bileceği is ve bize düsmez, kimi listelerine alıp kimleri almadıklarını sorgulamak. Lakin güresçiye, futbolcuya (bunları küçümsediğim için soylemiyorum asla, gerekli buluyorum hatta) gosterilen ilgi ve perestis nedense sanatçıya gosterilmez siyasiler tarafından. Asla, daha fazla isim vererek isi kisisellestirmek istemem. Ama içinde bulunduğumuz manzaranın net gorülmesi açısından da boylesi bir yazı sarttı açıkçası. Nevzat Bey’in gidisiyle beraber değisti tabii bazı isimler. Yerine gelen beyefendinin ismini hiç duymadım ve tanımam da sahsen. Ve büyük ihtimalle çok değerli bir isimdir, kültür ve sanat alanında elbette ki yetkindir. Bundan süphem yok.

Lakin bu tür gorev değisiminden sonra kurumlarda yasatılan bozgun ve talan psikolojisinin, parti farkı gozetmeksizin, devletin tüm birimlerine sinmis olduğunu uzaktan gozleyen biri olarak soyleyebilirim. Kültür As’de de boyle bir sey oldu sanırım. Ve enteresandır, yeni gelen yonetici arkadaslar ilk is olarak sinemacıları kapı dısarı etmeyi seçtiler.

Oysa hiçbir zararı yoktu bu sinemacıların kimseye. Herhangi bir isi, organizasyonu da engellemiyorlardı. Baska bir ülkede, sehirde olsa, yalvarıp yakarılarak tertiplenecek olan bir organizasyon büyük bir keyifle sona erdirilmeye çalısıldı.

Elbette birtakım zevatın engellemeleri ile durmaz bazı seyler. Bu toplantılar hâlâ yapılıyor ama baska mekânlarda tabii. Ki sanata ne engeller çıkarılmıs bu ülke tarihi boyunca. Eminim bu yazıdan sonra on türlü bahane bulunup, ‘efendim soyleydi de boyleydi de’ filan seklinde kendilerince açıklamaları olabilir sevgili yetkililerin. Ama tüm bunlar gerçeği değistirmiyor ne yazık ki!

Son tahlilde manzara sudur yani: Siyaset ustalarının bürokratları sinemanın ustalarına, ‘bizden ırak olun da nerede olursanız olun’ deyip, okulsuz eğitim hayal eden siyasi zihniyetin yasadığını bir kez daha hatırlatmıslardır bize.

Sanırım Kültür As’nin o salonu, simdi koltukları gıcır, masası düzenli, kliması kapalı güzel güzel dinleniyordur.İste boyle.

n.hazar@zaman.com.tr

http://twitter.com/nedimhazar

05 Eylül 2011, Pazartesi

Teror
Mübarek bir ayın son demlerini yasıyoruz. Hani insanın gonlünden bambaska seylerden bahsetmek geçiyor.

Misal eski Ramazanlardan, eski müminlerden, yeni imkânlardan, yeni sevaplardan filan… Ne bileyim, birtakım hazrete inat Ramazan’ı imha değil ihya etme cetveli hazırlamak en eğlencesinden mesela.

Ama gerçek; dünya ve Türkiye gerçekleri de bir yandan tüm çıplaklığıyla duruyor karsımızda. Somali misal. Ya da güneydoğu…

İster en fasistinden Kürtçü olun, ister en iflah olmaz devletçi, kimse ‘kan istiyorum, gozyası istiyorum, insanlar olsün istiyorum’ diye bir seyi talep etmez sanırım. En azından ruh hastası değilse… Eminim ister devlet adına, ister orgüt adına kan dokenler, hatta bizzat kursunu sıkanlar bile, ‘daha güzel bir gelecek adına’ yapıyorlar bunları. En azından inançları bu yondedir.

Teror orgütünün son eylemleriyle ülkeyi boylesi bir sürece sokacağı epeyden beri belliydi. sahsen bu son taktiklerindeki amaçlarını tam olarak kavrayamasam da, alınacak sonuç açısından, bundan oncekiler gibi bir savas yasanmayacağı da asikar.

Nereden biliyoruz? Daha once bu tür operasyonlarda, muhtemelen saldırıları çok onceden zamanlamasıyla beraber ihbar aldıkları için, mağaralara çekilip, ‘ha ha acımadı ki, acımadı ki’ türünden Türk ordusunun bos dağları, tepeleri bombardımana tuttuğunu ilan edenler, simdilerde masum Kürt koylülerini sınıra yığmanın telasına düsmüs durumdalar.

Gazeteci olunca nereye giderseniz gidin, sorular pesinizden gelir. Misal bir hafta once, ‘Ne olacak bu sike meselesi?’ diye soranlar, dün, ‘Ne olacak bu teror meselesi?’ne çevirdiler soruyu. Açıkçası gün asırı ekrana çıkan uzmanlar kadar bilgili, sesi gür ve malumatlara olan imanı sağlam biri değilim. O nedenle, bu meselede çok parçalı fikirlerim var. Hepsini düz cümleler ile ifade etmek ise bu Ramazan günü biraz zor. Hemen ozetliyorum: Masum değiliz bu konuda hiçbirimiz…

Devlet: Belki hükümet demek lazım. Geçmis hükümetlerin Kıbrıs sorununda yaptığı gibi, zannedildi ki, saldırılar durunca, asker olmeyince Kürt meselesi çozüldü. Sıfır ses, sıfır sorun! Yok oyle, değil tabii… Meseleyi çozmek için fırsatı iyi değerlendiremedi.

orgüt: Dünya değisiyor, en basta Türkiye ve Kürt insanı da. Ama bunu fark edemeyecek kadar yorgun ve ilkeller. Ülkeyi yoneten zihniyetteki eski zihniyetle karıstırıyorlar. Devlet ocalan ile gorüsürken, elindeki kozları güçlendirmek için siddeti tırmandırdılar. Dıs ülkelerden en azından moral desteği alacaklarına olan inançları hâlâ var. Ama oyle değil, muhtemelen çok pisman olacakları bir süreci baslattılar.

Medya: Her ne kadar genel karakteristik olarak bazı alıskanlıkları kolay değistiremeseler de (orneğin F-16′lar bomba yağdırdı, helikopterlerimiz acayip uçtu, süper vurdu) akıl sınırlarını zorlayan militer dilin yavasça terk edildiğini gorüyoruz. Medya da eski medya değil. Andıççılar bu yüzden üzgündür eminim.

BDP: En zor durumda kalanların basında geliyorlar. Hem siddeti reddedip, hem PKK’yı kınayamamak, hem her sehit asker haberinden sonra suçlayan ithamlara muhatap olmak kolay tasınabilecek bir durum değil. İse bir de çapsızlık ve basiretsizlik girince, hem seçime katılıp hem Meclis’e gelmemek gibi kendi ayağına kursun sıkma eylemi yapınca, simdi uyguladıkları gibi, ‘eveleme geveleme’yi parti programına donüstürdüler ne yazık ki!

Aslında halklar, haklar ve Cenab-ı Hak bağlamında da meseleyi değerlendirmek vardı ama, yer kalmadı.

n.hazar@zaman.com.tr

http://twitter.com/nedimhazar

22 Ağustos 2011, Pazartesi

İsrail ozür diler mi?
İsrail, 9 Türk’ü sehit ettiği Mavi Marmara baskınıyla ilgili Yeni Zelanda eski Basbakanı Geoffrey Palmer baskanlığında bir komisyon tarafından hazırlanan BM raporuna iliskin “Profesyonelce hazırlanmıs, ciddi ve kapsamlı bir belge.

Kaybedilen hayatlar için üzüntülerimizi dile getiririz, ama ozür dilemeyeceğiz” açıklamasını yaptı. Basından beri İsrail “üzüntülerini ifade edebileceği” ama ozellikle “ozür dilemeyeceği”nin altını çizmektedir.

Hiç kuskusuz diplomatik dilde “üzüntü” ile “ozür” kelimeleri arasında fark var. İsrail eğer yaptıklarından bir miktar nadim değilse üzüntülerini de dile getirmezdi. İnsan bir olaya üzülüyorsa, olanları tümüyle onaylamadığı, baska sekilde olmasını mümkün gordüğü anlamına gelir. Belli ki İsrail yonetimi içinde bu düsüncede olup üzüntülerini ifade etmeye hazır kimseler var. Bu çevreler reel politikten hareketle Türkiye ile iliskilerin üzüntü ifade etmekten daha onemli olduğunu düsünmektedirler. Ne var ki, “ozür” dilemeye kimse yanasmıyor. Tabii ki ozür daha ağır bir pismanlığın, hatayı ve hatta suçu itiraf etmenin ifadesidir. İsrail yonetimi Mavi Marmara olayında ozrü gerektirecek boyutlarda hata veya suç islediğini düsünmüyor. Bu akla gelebilecek ilk izahtır.

İkinci izah ise, İsrail kimseden çekinmiyor, bolgenin yegane gücü, sozü geçen tek kabadayı rolünü oynuyor ve bunu basta Türkiye olmak üzere bolge ülkelerine empoze etmeye çalısıyor. Gozünü bürümüs kibir onun bazı gerçekleri gormesini engelliyor. İsrail bunu yaparken, tabii ki gücünü büyük olçüde basta ABD olmak üzere Batı ülkelerinde etkin faaliyetlerde bulunan Yahudi lobilerinden, kontrol ettiği askerî, politik, ekonomik, diplomatik ve medya mecralarından alıyor. Bu güce sahip bir İsrail niçin 9 Türk’ü oldürdü diye ozür dilesin ki! oldürdüğü Filistinlilerin haddi hesabı yok. Filistinlilerle Türkler arasında ne fark var ki! Ancak ozür dilememesine izah sadedinde zikredilen soz konusu iki sebep dısında pek kimsenin aklına getirmediği üçüncü bir sebep var. O da politik Siyonizm’in teolojik varsayımlarıyla ilgili de olabilir. Belirtmek gerekir ki, İsrail “herhangi bir dünya devleti” değildir. Diğer bütün devletlerin kurucu ideolojileri, kokenlerinde belirgin dinî gerekçeler ve mesruiyet çerçeveleri yatsa bile belli olçülerde beseri unsurlar yatar; modern İsrail devletinin kurucu ideolojisi olan politik Siyonizm bunların tümünden farklıdır.

Modern İsrail, “Tanrı tarafından seçilmis kavmin” devletidir. Bu devletin yurttasları “Tanrı’nın çocukları”dır. Tevrat’ta soyle yazar: “Çünkü sen Allah’ın Rabbe mukaddes bir kavimsin, Allah Rab yeryüzünde olan bütün kavimlerden kendine has bir kavim olmak üzere seni seçti. Rabbin sizi sevmesi ve sizi seçmesi bütün kavimlerden daha çok olduğunuz için değildir.” (Tesniye, 7: 6-7) “İsrail benim ilk oğlumdur.” (Çıkıs, IV, 22-23.); “Çünkü ben İsrail’in babasıyım.” (Yeremya, 31: 9)

Bunun fazlaca abartılmaması gerektiğini soyleyenler yok değil. Bunlara gore seçilmislik “Tora’yı Tanrı’dan doğrudan alma, onun direktiflerini yerine getirmekle yükümlü kılınma ve dünyevi varolusun en karanlık koselerindeki kutsiyet kıvılcımlarını kesfetme ayrıcalığı Beni İsrail’e tanınmıstır. Boylelikle İsrail ve Tora yaratılısın iki ayrılmaz parçası haline gelmislerdir.” (Bkz. Tora, I, onsoz) Bunu bu sekilde izah edenler dahi “Ve siz benim için bir Koenler krallığı ve kutsal bir halk olacaksınız” (Çıkıs, 19:6) hükmünden hareketle, İsrail’in halk olarak kutsal olduğunu düsünmektedirler. İsrail, “kutsal bir halk olarak Tanrı’nın Varlığı’nı dünyada hissettirmeli, diğer halklara Tanrı’yı tanıtmalı ve kutsiyet konularında rehberlik gorevini üstlenmelidir” Kur’an-ı Kerim, “Biz Allah’ın çocuklarıyız ve sevdikleriyiz” (5/Maide, 18) iddiasının tümüyle geçersiz olduğunu soyler. Çünkü birileri “Tanrı’nın çocuğu ise” yanılmazdır, hatasızdır, masumdur. Yaptıklarından dolayı kendisinden asağı kimselerden “ozür” dilemez, hatta kendini diğer insanların -ve ülkelerin- bağlı olduğu hukuk kurallarıyla bağımlı gormez.

ozür konusuyla ilgili İsrail-içi tartısmayı bir de bu açıdan izleyip anlamakta fayda var.

a.bulac@zaman.com.tr

05 Eylül 2011, Pazartesi

Gayrimüslim hakları
Türkiye’nin temel bir zihniyet donüsümü yasamasına ihtiyacı vardır.

Bizi yeryüzünde onurlu, güvenli, ozgür ve felaha engel olmayacak düzeyde refaha gotürecek bir zihniyet devrimi. Boyle bir devrimin zihin altyapısının olusması için oncelikle hakikatte çozümü gayet kolay aktüel sosyo-politik sorunların bir hal yoluna konması gerekir. Bunlar da basitçe Kürt sorunu, Alevilerin tabii hak ve taleplerinin karsılanması, gayrimüslimlerin durumlarının düzeltilmesi. Baska konular da var: Gelir adaletsizliği, kimlik krizi, Türkiye’nin bolgesinde kendisiyle esdeğer ülkelerle esitlik temelinde isbirliği yapıp yeni bolgesel bir entegrasyonun kurulmasında rol alması vs.

Eskiyle mukayese edildiğinde umut verici adımların atıldığı müsahede edilmektedir. Gayrimüslimlerin cemaat vakıfları, tasınmaz malları konusunda alınan karar bunlardan biridir. Hükümet gayrimüslimlere “zulüm”den baska kelime ile ifadesi mümkün olmayan bir uygulamaya son verdi: 1936′dan sonra edindikleri ve 1974′ten bu yana Hazine’ye devredilen tasınmaz mallarının asli sahiplerine iade edilmesine karar verdi. Hükümete ve Sayın Basbakan’a hepimizin tesekkür borcu var.

Musevi Hahambası Haleva bu kararı “Osmanlı’dan kalma bir ısığın devamı” olarak yorumladı. Aslında bu karar, her yerin karla kaplı olduğu soğuk ve kapkaranlık bir gecede Tur Dağı’nda “Ben bir ates (ısık) gordüm.” (28/Kasas, 29) diyen Musa aleyhisselamın ve diğer bütün peygamberlerin beslendiği vahyin ısığıdır.

Bu kaynaktan aldığı güçle dünyayı aydınlatan, zemheri soğukta ısıtan son Peygamber (sas) oldu. Gayrimüslimlerle iliskileri, ya “muahid/anlasmalı (siyasî ortaklığın aktorlerinden biri)” veya “zımmi hâkim yonetimin koruması altındaki sozlesmeli” olarak belirledi ve soyle buyurdu: “Zımmiye zulmedenin kıyamet günü hasmı benim.” (Ebu Davut, İmaret, 33) Genel hatlarıyla İslam tarihinde gayrimüslimlerle iliskiler bu çerçevede sürdü, bazen Müslüman yoneticiler zulmetti, ama hiçbir zaman varlıklarını imha etmeye yonelmedi.

Gayrimüslimlerin ağır mahrumiyetlere uğradığı yer Türkiye’nin cumhuriyet sonrası donemidir. Batı’yı referans alan Türkiye, gayrimüslimleri “millet sisteminin mensubu zımmiler” olmaktan çıkarıp “azınlık (ekalliyet)” statüsüne soktu, zorunlu mübadeleye tabi tuttu, onlara ikinci sınıf vatandaslığı bile çok gordü, onları potansiyel tehdit ilan etti, nefret objesi yaptı, onlara mahsus hukuksuz vergiler ihdas etti, milliyetçi unsurları provoke ederek kalanları da kaçırtıp 1910′dan sonra yaptığı gibi mallarını mülklerini Türklestirdiği unsurlara geçirip “milli burjuvazi”yi besleyip semirtti.

Ağır, ama istikrarlı adımlarla normallesiyoruz. Normallesme gayrimüslimlerin oncelikle “bir Batı musibeti olan azınlık” statüsünden çıkarılıp “yurttas” konumuna çıkarılmalarıdır. Bu koseyi takip edenler, yine “Batı musibeti olan mutlak esit yurttaslık”ın bugün yasadığımız etnik, mezhebi ve farklı kimlikler arasındaki çatısmalara çare olmadığını defalarca yazdığımızı bilirler. Esit yurttaslığı temel alan bir anayasal yurttaslık mevcut sorunları yeni formlar içinde üretip sürdürmekten baska ise yaramayacaktır. Referans alınması gereken “hukuk karsısında esit, ama sosyo-kültürel olarak farklılığı esas alan yeni bir yurttaslık veya tabiiyet anlayısı”dır. Ancak bu sağlanıncaya kadar, bugün milli sınırlar içinde Müslümanlarla çatısma içinde olmayan gayrimüslimlerin tümünün (Ermeni, Süryani, Rum, Musevi) diğerleri gibi “esit yurttaslar” olarak muamele gormeleri onların tabii haklarıdır.

Bu çerçevede cemaat vakıflarına ait malların iadesi yonünde verilen kararı, bir an once Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılması, din ve ibadet ozgürlüklerini kısıtlayan yasakların kaldırılması, Fener Patriği’nin “ekümenik vasfı”nın tanınması ve “Batı Trakya’da yasayan Müslüman kardeslerimize karsılık bizdeki gayrimüslimlerin rehin muamelesi” gormekten kurtarılması yonündeki kararlar izlemelidir. Bunu yaparken tabii ki Batı Trakya’daki Müslümanlara da aynı hak ve statünün tanınması için çalısacağız, ama bizdeki gayrimüslimleri artık rehin gormeyeceğiz.

a.bulac@zaman.com.tr

03 Eylül 2011, Cumartesi

Obama’nın Türkiye ve İsrail’le imtihanı
Mavi Marmara ihtilafında İsrail’den haklı ozür ve tazminat taleplerine karsılık bulamayan Erdoğan hükümetinin Tel Aviv’le bağlarını asgari düzeye indirerek uluslararası arenada diplomatik ve hukuki mücadele kampanyası baslatması, süphesiz ABD ile iliskilere de yansıyacak.

Zira İsrail’in Washington için tasıdığı müstesna onem herkesin malumu. İsrail’le artan gerginlik, son donemde Türk-Amerikan iliskilerini tamir noktasında alınan kaydadeğer mesafeyi geriletme ya da en azından inkisafa ket vurma potansiyeli tasıyor.

İki yakın müttefiki arasındaki ihtilafın derinlesmesinin milli çıkarlarına münafi olduğunu ve ozellikle Ortadoğu’daki manevra kabiliyetini zayıflatacağını bilen Obama yonetimi, Mavi Marmara krizinin diplomatik çozümü için perde arkasında büyük enerji sarf etmisti. Müzakerelere yakın kaynaklar, Obama yonetiminin oldukça adil ve yapıcı rol oynadığını belirtiyor. İlk anda akla gelebilecek olanın aksine, ABD korü korüne İsrail lehine Türkiye’ye taviz baskısı uygulamıs değil. Aksine, Amerikalılar kapalı kapılar ardında İsrail’e, Türkiye’den ozür dileyerek ve tazminat odeyerek bu sıkıntıyı savusturması telkinlerinde bulundu. Ancak Netanyahu hükümetinin uzlasmaz ve paranoid tavrı, Amerikalılara da yaka silktirdi. Diplomatik müzakerelere derinlemesine vâkıf olan Obama yonetiminin, neticede Türk tezlerine daha müzahir hale geldiğini ve mevcut açmazdan birinci dereceden Erdoğan hükümetini sorumlu tutmadığını soyleyebiliriz. Ne var ki Washington’da is, icra kanadıyla bitmiyor. Amerika’da İsrail lobisinin en etkili olduğu zeminlerden biri olan yasama kanadında, yani Kongre’de çok farklı bir tablo soz konusu. ozellikle Baskan Obama’yı genel olarak İsrail’i yeterince güçlü savunmamakla elestiren Cumhuriyetçiler, Türkiye’yle iliskilerin gelistirilmesini arzu eden icra kanadını sıkıstırabilir. ‘Ermeni soykırımı’ tasarısı, silah alımları ve ticaretin artırılması gibi konularda Obama yonetiminin Kongre nezdinde Türkiye’yle iliskileri savunarak kanun desteği isteme kabiliyeti zayıflayabilir. Baskan Obama’nın engel çıkaran Senato’yu ara donem kararıyla by-pass ederek Ankara’ya gonderebildiği Büyükelçi Francis Ricciardone’nin resmen atamasına yine takoz koyulması da ihtimal dısı değil.

amerikalı türkler endiseli

Obama yonetimi, Ortadoğu’nun yeniden yapılandığı Arap Baharı sürecinde, bolgenin gücü ve itibarı hızla yükselen oyuncusu Türkiye’yle en üst düzeyden olabildiğine yakın angajman ve istisare siyaseti güdüyor. İsrail’le cedellesme, Türkiye’nin bolgedeki Müslüman toplumlar nezdindeki itibarını yükselterek ABD’yi Ankara’yla yakın iliskilere daha bir mecbur hale getirecektir. Ancak 2012 Kasım’ında yapılacak baskanlık ve Kongre seçimlerinde Yahudi desteğine ihtiyaç duyan Obama yonetimi, ulusal çıkarlar ile siyasi zorunluluklar arasında denge arayısına girmek zorunda kalabilir.

Meselenin Türk-Amerikan iliskileri bakımından en talihsiz yanlarından biri, İsrail krizinin tam da Erdoğan hükümetinin Washington’u mutlu eden ve iliskilere pozitif ivme katabilecek füze kalkanı onayından sonra vuku bulmus olması. Gerçi gorüstüğümüz bazı Amerikalı gozlemciler, Ankara’nın füze kalkanı onayının İsrail’le iliskileri asgari düzeye indirme kararıyla aynı zamana denk gelmesinin tesadüf olmadığından kuskulanıyor. Onlara gore, Erdoğan hükümeti, akıllıca bir hamleyle İsrail politikasının Washington’da yol açacağı olumsuz havayı dağıtmak istemis olabilir. Ankara’nın boyle bir hesap yapıp yapmadığını bilmiyoruz. Ama füze kalkanı onayının Türkiye’yle iyi iliskileri savunan Amerikalılara faydalı bir argüman sağlayacağına süphe yok. Federal ve yerel bürokrasi, siyaset, Wall Street, medya, akademi, sanat, sivil toplum gibi hayatın her alanında Amerika’da etkili varlık gosteren Yahudi cemaatinin İsrail politikasından dolayı Türkiye’ye olumsuz duygular yüklenme ihtimali, ülkede son donemde kaydadeğer olçüde gelisen sivil Türk varlığı ve çıkarları adına da risk teskil ediyor. Bazı Ermeni ve Rum grupların gorünür gorünmez çelmelerinden zaten muzdarip olan Amerika’daki Türkler, Yahudilerin de hasım cepheye geçmesinden endiseli. Nitekim 2008′deki kanlı Gazze harekâtına Türkiye’nin sert tepki vermesinin ardından İsrail’le iliskilerinin serbest düsüse geçtiği donemde Amerikan medyasında Türkiye ve Türkler aleyhine yayınların arttığı gozden kaçmıyor. Düsünce kurulusu CAP’in (Amerikan İlerleme Merkezi) yaptırdığı son İslamofobi arastırması, Amerika’da Türklerin açtığı charter okulu zincirlerine karsı yürütülen sistematik karalama kampanyalarının bazı Yahudi fonlarınca desteklendiğini verilerle ispatladı. Amerikan Yahudilerinin çoğu liberal çizgide, insan haklarına saygılı ve yabancı düsmanı değil. Ancak İsrail yanlısı milliyetçi reflekslerle kararlı ve sistemli çalısmalar yürüten bazı Yahudi gruplar sayılarıyla orantısız derecede fazla etkili olabiliyor. Amerika, Türkiye ile İsrail’in müsabaka alanlarından biri haline gelirse ve Türk varlığına saldırılar artarsa, Türk-Amerikan iliskileri de yara alabilir.

Mezkur riskler muvacehesinde Obama yonetiminin Türkiye-İsrail ihtilafının sonuçlarından kaygı duyması için yeterince sebep bulunuyor. Ankara’nın Akdeniz’de seyrüsefer serbestisine yonelik bazı muğlak açıklamaları, Washington’da İsrail’e askerî meydan okuma gibi algılanarak, hükümetin isi nereye gotürmek istediğine dair ciddi istifhamlara yol açtı. Türkiye’nin barısçı çizgisine yakısan, İsrail’e tepkisini diplomatik çerçeveden çıkmaksızın ve itidali elden bırakmaksızın vermektir. Batı dahil uluslararası arenadan tutulacak tüm nabızları denkleme koyarak ve ulusal çıkarlarımızın bütüncüllüğünü goz onünde bulundurarak, eylem sınırlarımızı iyi çizmekte fayda var.

a.aslan@zaman.com.tr

05 Eylül 2011, Pazartesi

‘Dünya deviyim, gelir sizi deviririm’ donemi çoktan bitti!
Teknosa, 55 milyar dolarlık dünya teknoloji perakende devi Best Buy’ın üç yıl once ülkemizde açtığı Best Buy İstanbul Mağazacılık’ı satın aldığında neredeyse yer yerinden oynamıstı.

Oysaki bu sadece iki mağazalık bir satın almaydı. Peki, ne olmustu da medya konuya bu kadar ilgi gostermis, tüketici bu kadar dikkat kesilmisti? 8 milyar dolarlık Türkiye elektronik perakende pazarından adeta ceketini alıp çıkan markanın ardından Teknosa Genel Müdürü Mehmet Nane ile ülkemizdeki yerli ve yabancı markalarla büyüme ve rekabet stratejileri üzerinden epey konustuk.

Mehmet Nane’ye Best Buy’dan alınan iki mağazanın hem metrekare hem de ciro anlamında Teknosa’ya yüzde 5 katkısı olsa da tüketici algısında bu değer yüzde 500 gibi algılandı diyorum, “Türkiye’de iyi seyler oluyor.” diye cevaplıyor Teknosa Genel Müdürü ve “Aslında kalsalardı bu büyük kurulusun dünya deneyiminden daha fazla faydalanabilirdik.” diye de hayıflanıyor. Satın alma islemiyle birlikte Teknosa’nın toplam mağaza sayısı 71 ilde 260′ın, toplam metrekaresi de 160 binin üstüne çıkmıs. Bugün toplam çalısan sayısı 3 bin 100 olan Teknosa’nın 2011 Haziran itibarıyla organize pazardaki payı yüzde 42.

Satın alarak mı büyüyecekler?

Mehmet Nane, “10 yıllık planlarla çalısıyoruz. Süreçteki değisikliklerle gelecekteki 10 yıl bugünden farklı olsa da biz bu çalısmayı yapıyoruz, çünkü gelecekteki 10 yılı düsünüyor, arastırıyor ve hep birlikte derinlesiyoruz. Bu bir disiplindir ve hepimizin reflekslerinizi gelistirir. Maalesef bizim kültürümüzde boyle düsünme sistematiğine sahip kurulus sayısı çok az.” diyor. Peki, Best Buy’ı satın alma kararı da 10 yıllık plan çerçevesinde mi verildi, soruma da “Yeni mağaza açma ve var olanların cirosunu artırma yontemiyle organik, satın almalarla da inorganik olarak büyüyeceğiz. Bugüne değin hem deneyimimiz hem de finans gücümüz nedeniyle sektorümüzdeki tüm satın almalar bizim tarafımızdan gerçeklestirildi. Bu da bizim büyüme tezahürümüzün bir gostergesi.” diyen Mehmet Nane, ülkemizde 7 elektronik perakende markası olduğunu, dünya devlerinin ise bizim tüketicimizin beklentilerine uygun davranmadığı için zorlandığını soylüyor. “Türk perakendecisi kendisini artık oyle bir yere konumluyor ki ben dünya deviyim her yerde basarılı olabilirim soylemlerine pabuç bırakmıyor.” diye konusan Mehmet Nane, Teknosa’nın bugün lider marka olduğunu, ancak tüketicinin algısında gelecekte de lider marka olarak kalmak istediklerini soylüyor. 2005′te Müsteri Merkezli Bilimsel Perakende yaklasımını benimsediklerini, teknoloji satın alma tercihlerini 43 bin satıs noktasını olçen Gfk Arastırma sirketinin verilerine gore de lider marka olduklarını soylüyor. Basarılı olmak için müsteriyi odağa aldıklarını ifade eden Mehmet Nane, dünya perakendesinde hakim olan yaklasımları iyi bildiğini soylüyor.

Dersini iyi çalısan genel müdür

İngiltere, Fransa ve Almanya ornekleri üzerinden perakende yaklasımlarını anlatan Teknosa Genel Müdürü, İngiltere’nin asırı korumacı ve yeni olusumlara izin vermeyen yaklasımından, Fransa’nın daha süslü ve imparatorluk geleneklerini tasıyan izlerle perakendeyi yorumladığından, Almanya’nın ise yalın, hızlı ve sade yaklasımının tüm dünyada uygulandığından soz ediyor. Peki, yabancılar neden yurtdısında olduğu gibi Türkiye’de beklendiği gibi bir varlık gosteremediler, soruma ise, “Çünkü Türkiye’de bizim de kıramadığımız pazarın yüzde 85′ini domine eden Arçelik, Bosch ve Vestel bayilik zinciriyle karsılastılar.” diye cevap veriyor. Peki, ama yurtdısında elektronik daha ucuz, gidince hepimiz oradaki mağazalara dalıyoruz, dediğimde, “Sanıyorlar ki fiyatı biz belirliyor ve üstünde yazılanın tümünü de biz alıyoruz. Oysaki ürünün yüzde 20 oTV, yüzde 18 KDV ve Gümrük Vergisi de yüzde 6. Ayrıca cep telefonlarında bir de referans fiyat var, o rakamın altında da satamıyoruz. Sattığınızı varsayalım verginizi en az o referans fiyattan odüyoruz.” diyor.

Rekabet müsterinin algısında

“Hemen hepiniz aynı markaları üç asağı, bes yukarı aynı fiyata satıyorsunuz. Rekabet nerede düğümleniyor?” diye sorduğumda, “Müsteriyi merkeze alan Teknosa’da gorev tanımlarından prosedürlere, mal sevkiyatından isin nerede takıldığına kadar sorguladığımız bir akıs semasıyla çalısıyoruz. Sürekli kontrol sistemi Kaizen’i kurarak bizden 10 kat daha büyük dünya devi markalarla her zaman mücadele edebileceğimiz dinamik tutuyoruz. Sürekli çalısıyor ve kas yapıyoruz.” diye cevaplayan Mehmet Nane’ye “Yazılımlar değisiyor, beraberinde de cihazlar…” dediğimde, “Evet yazılımdaki değisim cihazları da etkiliyor ve daha da çok etkileyerek değistirecek. simdilerde 2 ayda bir yeni yazılımlarıyla bilgisayarlarla 6 ayda bir yeni modeliyle cep telefonları hayatımıza giriyor.” diyor.

Esnaf ruhu yasatılmalı

“Yaptığımız islerle anılacağız, asıl olan kırıp dokmeden isi yapmak ve tarihimizde etkin yeri olan ‘esnaf ruhunu’ yeni donemin sartlarına uyarlayıp modernlestirerek yasatabilmek. Bir dünya markası olmak isteyen Türk kuruluslarının bu ruhu yasatması gerekiyor.” diyen Mehmet Nane, perakende için “Ekonominin çarklarını çeviren en onemli unsur. Tükettiğimizden daha fazlasını almayalım ama ihtiyaçlarımızı da otelemeyelim. Boyle bakınca da perakende ‘tu kaka’ bir sektor değil.” diyor.

Perakende dernekleri güç birliği mi yapıyor?

Alısveris Merkezleri ve Perakendeciler Derneği (AMPD) Baskanı da olan Mehmet Nane’ye son donemde birlikte hareket etmek için federasyon olusturacağı soylenen derneklere iliskin sorduğum soruya, “Sektorün dernekleri AMPD, Birlesmis Markalar Derneği (BMD) ve AVM bir ihtiyacı karsılamak için kurulmus. O günkü ihtiyaçlarla simdikiler değisti. Perakendenin cüssesi ise devasa boyutlarda. Biz dernek yonetimleriyle bir araya gelip, farklılıklardan çatısma mı yasayacağız yoksa değer mi olusturacağız, diye sorduk. Yeni olusumda dernekler daha güçlü olacak ancak aynı konuda tek dernek olacak. Amaca yonelik olarak eğitim, tanıtım ve birlikte is yapma konusunda birlikte hareket edeceğiz. Genel kurullarımız yaklasıyor. Konuyu dernekler üyeleriyle paylasacak ve umarım ki diğer üyeler de sektorün daha güçlü temsili için bu kararı benimser.” diye cevap veriyor.

g.ocakoglu@zaman.com.tr

05 Eylül 2011, Pazartesi

İDO’yu da denizlerin TAV’ı yapacağız
İhale 16 Haziran 2011′de yapılmıs ve en yüksek teklifi veren Tepe-Akfen-Souter-Sera Ortak Girisim Grubu 861 milyon dolara ozellestirilen İstanbul Deniz Otobüsleri’nin (İDO) tüm hisselerine sahip olmustu.

Bu çok basarılı İstanbul Büyüksehir Belediyesi (İBB) istirakinin taliplileri büyük kuruluslardı. Aslında boylesine güçlü olusumların İDO’ya talip olmasının sebebi, kurulusun 2009′da ‘Dünyanın En Büyük Yolcu ve Araç Tasımacılık’ sirketi unvanını almıs olmasının yanı sıra geleceğe iliskin vaat ettiği potansiyeldi. Çünkü kamu hizmeti veren bir kurum olmasına rağmen ozel sektor anlayısıyla yonetilerek kâr ediyordu. Genel Müdür Ahmet Paksoy, 2005′te baslayan değisim donemi için, “sehir Hatları ile İDO’yu tek bir çatı altında entegre bir isletme olarak projelendirdik. Ardından da kendi içerisinde yenileme ve donüsüm sürecini baslattık.” diyor. O donemi hatırlayanlar bilir, değisim kamuoyunca yanlıs anlasılmıs, ‘Vapurumu istiyorum’ sesleri yükselmisti. İnsan iyiye çabuk alısıyor, bakımı yapılan iskelelerle tertemiz vapurlar yanlıs anlasılmayı çabuk bertaraf etmisti. 11 milyon yolcu ile baslayan İDO, bugün 100 milyonu askın yolcu ve 7 milyon araç tasıyor.

Nefes nefese yarısta ipi nasıl goğüslediler?

İhale süreci ilan edilince bugün İDO As Yonetim Kurulu baskan vekili ve murahhas üyesi olan onder Sezgi, o donem Bilkent Holding’de mali isler ve denetim koordinatorü (CFO) ve is gelistirmeden sorumlu yonetici olarak konuyu holding yonetiminin dikkatine sunar. Kuruma talip olma sürecini anlatırken de, “İDO düzenli nakit üreten bir isletme ve çok iyi yetismis insan kaynağına sahipti. TAV’daki basarımızı İDO’da da tekrarlayabileceğimizi düsündük ve ihale sürecine dahil olduk.” diyen onder Sezgi, çok iyi hazırladıklarını ve sürecin fiyat artırma bolümünde son ikiye kaldıkları Torunlar’la nefes nefese bir yarıs içine girdiklerini soylüyor. Stratejisi çok farklı iki grubun karsı karsıya kaldığını da soyleyen Sezgi, “Yarısın sonunda ipi goğüsleyen Tepe-Akfen-Souter-Sera Ortak Girisim Grubu oldu.” diyor. İhale alınınca da Bilkent Holding yonetimi Sezgi’ye bu kez de, “Madem sen istedin, sen yonet.” diyor.

Yeni olusumun yaptığı katkıyı ne zaman hissedeceğiz?

Son donemde İDO feribotlarında performans anlamında bir geriye düsüs var. Çalısanlar pek keyifli gozükmüyor, temizlik konusunda da sıkıntı var. Yonetim Kurulu Baskan Vekili Sezgi, “16 Haziran’dan bu yana henüz birbirimizi tanıma sürecinden geçiyoruz. Yolcular adına soylediklerinizi kabul ediyorum. Yolculuk kalitesinin ve verilen hizmetin artması bayramdan sonraya kaldı, çünkü kurumu İBB’den devraldığımızda hizmet alınan sirketlerle kontratlar henüz devam ediyordu. Pek çoğu yakında bitiyor ve yeni hizmet donemi de o zaman baslayacak. Yıl sonuna kadar iskelelerimizde havalimanlarındaki hizmete yakın kalitede hizmet alacaksınız. Ürün kalitesi de artacak. Gemilerimizdeki iyilesmeleri ise Ocak 2012′de gormeye baslayacaksınız.” diyor.

İsten çıkarmalar oldu mu, olacak mı?

Çalısanlar açısından değisim olacak mı soruma ise, “Biz İDO Genel Müdürü Ahmet Paksoy ile daha isin basında 3 yıl daha birlikte çalısma anlasması yaptık. Organizasyonel anlamda ise TAV ve Bilkent Holding’den İDO yonetiminden deneyimlerini değerlendireceğimiz sadece 6 yoneticimizi getirdik. Ayrıca bağımsız bir danısmanlık sirketinden de yeniden yapılanma için çalısma istedik. Boylesine satınalmalar sonrasında yoğun isten çıkarmalar beklenirse de İDO’da yolcuyla doğrudan çalısan operasyondaki çalısanlarımıza hiç dokunmayacağız.” seklinde cevap veren Sezgi’ye “Peki, kendiliğinden ayrılan, emekliliği gelip de uzatmaları oynayanlar için ne düsünüyorsunuz?” diyorum. İlginçtir ki kimse isi bırakıp gitmediği gibi sadece 2 kisi emekliliğini istemis.

İDO halka açılacak ve yeni yatırımlar yapacak mı?

“İDO’yu 2013′te halka açılabilir biçimde hazırlamak ve 2015′te TAV havacılık sektorü için ne ise İDO’yu da deniz tasımacılığında aynı yere getirmek istiyoruz. TAV’ın 10 yılda sıfırdan aldığı yolu biz buradaki yetismis kadro ile 5 yıl içinde alacağımıza inanıyorum.” diyen onder Sezgi, “İDO sadece İstanbul’da hizmet vermeyecek. Türkiye’nin tüm karasuları olmak üzere Akdeniz ve Karadeniz gibi yakın coğrafyada da yük ve insan tasıyacak. Gerektiğinde yeni gemiler alınabilirse de oncelikle mevcut filoyu en verimli sekilde kullanmak ilk hedef. Kabatas-Bursa ve İzmir gibi gemi sonrası otobüslerle de desteklenen hibrit bir tasıma süreci de planlanıyor. Uçaklardaki gibi internet bağlantısıyla yolculuk edilebilecek yeni rotalar tasarlıyoruz. Bu biçimiyle 7 saatlik İzmir yolculuğu süper lüks hizmetle 2 saate indirilirken, bütün bunlar otobüs fiyatlarından daha ucuz olacak. Bir baska rota ise Ro-Ro tasımacılığının yapılacağı Ambarlı-Bandırma ve Ambarlı-Bursa hattı olacak.” diye konusuyor.

Nereden çıktı bu ‘dinamik ve esnek fiyat’ politikası?

Elbette son donemde çok tartısılan bu fiyat politikasını İDO icat etmedi. Bütün dünyada ozellikle havayolları basta olmak üzere deniz ve kara tasımacılığında uygulanan bir yontem. İsin ozü, yolcu bu uygulamayla farklı tarihlerde değisik fiyatlarla bilet alabiliyor. Mesele müsteri sadakatini artırmak. once gelenin ucuza bilet alması ve ucuz aldığı için de bir yere gitmek istediğinde İDO’dan baska bir tasıma alternatifini düsünmemesi sağlanmaya çalısılıyor. İDO yetkilileri, “Dinamik fiyat uygulaması yolcuyu zarara sokarak sirketin gelirini yükseltmek olsaydı dünyada bunu uygulayan sirketlerin hiçbiri ayakta kalamazdı.” diyor.

İDO uygulamayı 1 Temmuz’da Yenikapı-Ban-dırma hattında pilot olarak baslatmıs ve bir ay boyunca test etmis. Ardından da 6 bin yolcuyla yolcu memnuniyet anketi yapmıs. Gelen geri donüsler ve yolcularla ortak bir fiyatlandırma stratejisi gerçeklestirmis. orneğin Bandırma hattında eski sistemde bilet 35 lira iken simdi erken alma skalasına gore 5 liradan baslayıp 45 liraya kadar çıkabiliyor.

Ayrıca kısa vadeli bireysel satın almanın otesinde uzun vadeli plan yapabilen gezi grupları ve tur sirketleri için de bu fiyatlar çok cazip gozüküyor. Peki, son dakika terminale gelen yolcu ne yapacak? Biletin değerini sefere olan talep ve doluluk oranı belirlediğinden sistem, yolcuya alternatif olarak aynı günün diğer saatlerinde veya bir gün sonrasına çok daha uygun fiyatları sunabiliyor. Yolcunun seyahat saatlerinde esnek olması halinde ucuz bilet alma sansı ise daha yüksek. Dinamik fiyatlandırmanın İDO’ya yansımasının en iyimser senaryoda bile toplam hasılatta yüzde 3 ila arasında olduğu ongorülüyor.

g.ocakoglu@zaman.com.tr

29 Ağustos 2011, Pazartesi

Turkcell, Vodafone ve Avea’nın marka kisilikleri…
Satın alma davranıslarının yüzde 70′i marka kisiliği ile açıklanıyor yani tüketiciler markaları insanlar gibi gorüp satın alma kararlarını bu kisiliğe gore veriyor.

Ayrıca ürünlerin marka kisiliği tüketicilerin kisiliğiyle uyumlu olduğu takdirde verdiği mesaj bireyler tarafından çok daha kolay algılanıyor ve içsellestiriliyor. Dolayısıyla bir sirketin, ürünlerinin ya da kurumsal markasının nasıl bir marka kisiliği algısına sahip olduğunu bilmesi, etkin marka stratejileri gelistirebilmesi açısından hayati onem tasıyor. Yurtdısında pek çok orneği varsa da Türk insanının değer ve yargılarına uygun bir arastırmayı Artı Marka Arastırmaları sirketi Marketing Türkiye için tasarladı. Epey ayrıntılı olan arastırmanın tamamı 15 Ağustos’ta dergide yayınlanacak ama çarpıcı bir bolümünü once sizlerle paylasıyorum.

“Türkiye’nin Lider Kurumlarının Marka Kisiliği” arastırması adı verilen çalısmada rekabetin kızgın olduğu GSM operatorleri incelendi. 16-35 yas grubu gençler arasında Turkcell, Avea ve Vodafone’un nasıl algılandığı arastırıldı. İstanbul’un farklı profillerdeki semtlerinden 600 kisiyle yüz yüze yapılan ankette farklı sosyoekonomik kesimlerin temsil edilmesine gayret edildi. Operatorler 25 temel insani sıfatla değerlendirilirken katılımcıların dile getirdiği 149 sıfat arasından “heyecan verici, yetkin, samimi, yenilikçi” one çıktı.

Turkcell’i en iyi ifade eden sıfat “heyecan verici” olurken Avea “samimi”, Vodafone “comert” olarak tanımlandı. Arastırmanın bütününe baktığımızda Turkcell’in genç nüfusta en olumlu marka kisiliği algısına sahip olduğu, ancak “samimiyet” boyutunda geride kaldığı gorülüyor. Oysaki “samimiyet”, tüketicilerle uzun donemli duygusal bağların kurulabilmesi açısından en onemli unsurlardan biri.

Avea ve Vodafone’un marka kisiliği algılarında one çıkan bir sıfat yok. Markalar dengeli bir grafik olusturuyor. Ancak tüketici tercihlerinde ilk sırada yer almak için güçlü marka kisiliği algısına sahip olmak gerekirken denge tek basına yeterli olmuyor.

Tabloya bakıldığında, tüm marka kisiliği sıfatlarında onde olan Turkcell, “comert” sıfatı itibarıyla her iki sirketin de gerisinde kalmıs yani tersten bakarsak Turkcell “heyecan verici ama cimri” olarak algılanıyor. Ayrıca dikkati çeken bir diğer konu da Turkcell’in ozellikle genç segmentine yaptığı yatırımlara rağmen Avea’nın gerisine düsmesi.

“Samimiyet” sıfatı itibarıyla da Avea ve Turkcell’in algıları benzerse de Vodafone’un bu alanda gidecek daha çok yolu var. Vodafone “comert” algısıyla Turkcell’i geçerken markanın simdiye dek yaptığı “Turkcell pahalı” iletisiminde ne kadar basarılı olduğu gorülüyor.

Uzun laf etmenin bir anlamı yok, tablo ortada! Bence markalar tabloyu ve sapkayı onlerine koyup nasıl algılanmak istedikleriyle var olan durum arasındaki bosluğu doldursunlar. Benden bu kadar!

En çok beğenilen reklam hangisi?

Ne zaman reklamlara iliskin bir arastırma yaptırsak ilk sıralarda GSM operatorleri basta olmak üzere yine aynı sektorün markaları one çıkıyor. Akademetre’nin Marketing Türkiye için yaptığı Ad-Metre Reklam Bilinirlik Arastırması’nda da gelenek bozulmadı ve yine Türk Telekom’un Cem Yılmaz’lı dizisindeki Taskın karakteri one çıktı. Ancak ilginçtir ki bilinirlikte birinci olan reklam beğeni soz konusu olduğunda bu kez baska sektorlerden markaların gerisine düsüp besinci oldu.

En beğenilenler listesi ise soyle sıralanıyor: Ruffles’ın “En kestirmeden Burger King lezzeti” reklamı, listesinin en basında yer alırken sırasıyla Fiat Punto’nun “Kornaya basan adam ve balkona çıkan kadın”, Pepsi’nin “Her kapakta günlük 60 dk konusma+Cepten internet”, Algida Cornetto’nun “Kalbinde yumusacık çikolata sosu saklı” ve Türk Telekom’un “Boruları birlestiren Taskın ve ekibi” ile yine Taskın’ın “Motorola Xoom tanıtımı” ardı ardına diziliyor. 23 reklamdan olusan listenin 22′ncisi “Yesil Maskotu” ile 11880 olurken açık ara sonuncusu ise “Dans eden kızlar” konseptiyle 11810 reklamı. 11810′lu reklamları artık pek gormüyorsak da 11880 “Bilmis Yesil Maskotta” ısrarlı olmasına bir anlam verememistim ancak oğrendim ki bu isler yurtdısında hazırlanıp bizde adaptasyonu yapılıyormus. İste arastırmalarda epeydir nal toplamasının sebebi budur dedim.

Biliyorum ki bazı reklamlar hiç unutulmuyor ama unutulmama nedeni her zaman hayırlara vesile de olmuyor. Hayırsız hatırlanmanın en iyi orneğini Banu Alkan’lı reklamlar veriyor. Düsünüyorum da 118′li reklamlar bir türlü vazgeçmedikleri ısrarlarıyla akıldan bir türlü çıkmayan reklamlar kategorisine girecekler mi?

Hangi dizinin saniyeleri daha pahalı?

İzlenme rekorları kıran dizilerdeki reklam kusaklarının her saniyesinin pırlanta değerinde olduğunu biliyorduk bilmesine ama nedeninin yüksek reyting olduğuna dair bir de kabulümüz vardı. Arastırma sirketleri Millward Brown ile Kantar Media bu kabulümüzü sozde bırakmayıp bilimsel bir arastırmaya dokmüsler. Arastırmacılar reklam ne kadar komik ya da merak uyandırıcı olursa olsun potansiyel tüketicisini yakalayamayan milyonlarca dolarlık yatırımın hüsranla son bulmasından yola çıkmıslar. Mesele isin kreatif tarafı olmayınca, yüzlerce reklam arasından nasıl farklılasılacağı bir sorun olarak masaya yatırılmıs.

Arastırma ABD’de de yapılmıs. Küresel olçekteki iki arastırma sirketi Millward Brown ve Kantar Media 184 reklam üzerinde yaptıkları “Reklamdan Uzaklasma” arastırmasında, en basarılı islerin medyada nasıl kullanıldığında etkili ya da etkisiz olabileceğini ortaya koymus. Buna gore ne kadar yaratıcı olursa olsun, bir reklamın televizyon izleyicisinin dikkatini çekebilmesi için hangi kanalda, saat kaçta, hangi programda yayınlandığı yani medyada yer alıs seklinin en onemli faktorü olusturduğu tespit edilmis. Alanında bir ilk olan bu arastırma, reklamın ilgi çekmesinde belirleyici olan yedi medya değiskenini (1) kanal, (2) program, (3) reklamın süresi (4) sıralamadaki yeri, (5) yayın zamanı, (6) ürün kategorisi ve (7) program sıralamasındaki yeri olarak belirlemis. Arastırmada ayrıca, kisisel iliski kuramayan, negatif duygusal tepki içeren reklamlarla inandırıcı ya da amaca uygun bilgi içermeyenler tüketiciler tarafından aforoz ediliyormus.

Ben reklamın one çıkıp ise yaramasında “doğru yer, doğru zaman” formülünün her zaman islediğini soylerim. Bir kez daha arastırmayla da ortaya çıktığı gibi reklam ne kadar basarılı olursa olsun medyada yer alıs biçimi basarılı değilse o is sonuçları açısından basarılı değildir. Hal boyle olunca da çok izlenen dizilere reklam girme kosulunu açık artırmaya bağlayan televizyon kanalları para kırıyor. En pahalısı hangisi derseniz kendi gününde en çok izlenen dizi o gün için en pahalı dizi oluyor çünkü fiyat neredeyse anlık belirleniyor. En yüksek bedeli odeyen, dizi içinde yerini alırken sürekli reklam veren pek çok marka dısarıya atılıyor. Sektorden edindiğim izlenim televizyonların bu, saniyelerimi elimi opene veririm pervasız hali markaların da medya ajanslarının da canını epey sıkıyor. Canı sıkılan markalar da kendilerine baska yollar arıyor ki, en kestirme yol da dijital mecraya çıkıyor. simdilerde Amerika ve İngiltere’de reklam bütçeleri bu yeni mecraya kaydı bile.

g.ocakoglu@zaman.com.tr

01 Ağustos 2011, Pazartesi

Pazartesi Haberi Zaman Haberleri

Pazartesi Haberleri, Zaman Haberi, Zaman gazatesi, zaman haber, haber zaman, haber zamanı, haberler, haberci, günün haberi, zamansız haber, zamanla ilgili haberler, zamansız gelen haber, zaman köşesi, zaman köşe yazarları,

Secimleri sabote etmek isteyenler
12 Haziran’da yapılacak genel secimleri pek cok cevre ‘heyecansız’ buluyor.

Haksız da sayılmazlar aslında. Kamuoyu arastırmaları hep benzer sonuclar veriyor cünkü. O sonuclara gore AK Parti acık ara onde gidiyor. CHP eskisinden kotü degil; ama iktidar olmaya hâlâ cok uzak. En kritik parti MHP. Baraj üstünde cambazlık yapıyor. 8 senedir ülkeyi yoneten bir partinin bir donem daha iktidara gelecegine kesin gozüyle bakılıyor…

Tabii ki bu ongorülerin tamamında normal sartlar altında secim yapılacagına dair bir inanc yatmakta. Dileyelim oyle olsun! Çünkü bu ülkenin normallesmesi, normal sartlar altında sandıga gidilmesine baglı. Halk yanlıs bir tercih kullanmıs bile olsa, hic endiseniz olmasın, ilk fırsatta hatasını düzeltecektir…

Acı bir gercegi kabul etmek lazım ki Türkiye hicbir secime güllük gülistanlık bir havada gitmedi, gidemedi. Siyaset mühendisleri her secim oncesi alavere dalavere yapmaya yeltendi ve halkın tercihlerini yonlendirmek istedi. En sık kullanılan metot teror. Ufukta sandık goründügü an etraf hep toz dumana büründü. Sokaklar hareketlendi, güvenlik gücleri ile bazı gruplar arasında catısmalar yasandı, topluma korku ve endise pompalandı. Sagduyulu halk provokasyona alıstı alısmasına ama provokatorler hic bos durmadı ve yeni metotlar gelistirerek etki-tepki dalgaları olusturdu.

Secimlere bir ay kala sahit oldugumuz vakalar, bir kısım derin güclerin bos durmadıgını ve karanlık dehlizlerinde yeni senaryolar üzerine canhıras bir telasla calıstıklarını gosteriyor. Gorünen o ki toplumdaki ayrısmayı korükleyecek tahrikler daha da artacak. Şu kısa sürede yasananları hatırlayın lütfen. YSK bazı BDP destekli adayların basvurusunu tuhaf gerekcelerle reddetti. Kıyamet kopmadı mı? Şiddet eylemleri dalga dalga yayılırken BDP saflarından yürekli bir ses yükselmedi ki derin tuzagın carklarına comak sokulabilsin. Birileri tahrik etmeye de tahriklere kapılmaya da bayılıyor. Ardından Tunceli’de 7 PKK militanı oldürüldü. Her cenaze, yeni eylemlere sebep sayıldı ve teror bazı sehirleri esir aldı. Bu arada Kastamonu mitinginde gorevli polis konvoyuna PKK saldırdı ve o hain pusu büyük bir ofkeye yol actı. Birkac gün once Uludere’de askerî birlige sızmak isteyen 12 PKK’lının oldürüldügü duyuruldu. Ne olacak simdi? Hayatını kaybeden militan adedince cenaze gelecek bolgeye. Her cenaze yeni bir provokasyon doguracak. Ortaya cıkan manzara ülkenin Dogu’sunu ayrı gerecek, Batı’sını ayrı. Çünkü protesto yapan adamın ortaya cıkaracagı manzara toplumun diger kesiminde endiseyle karsılanacak. Tabii bu arada PKK’nın yeni eylemler yapmayacagını kimse garanti edemez. Şehit cenazeleri üzerinden nefret tohumu ekmeyi âdet haline getirdi orgüt…

Bu secimlerin derin operasyonu hassaten Kürtler üzerinden yapılıyor. Bir kısım Kürtler ise buna ta bastan can atıyor. Derin devlet ile derin PKK el ele vermis, siyaset ve toplum mühendisligi yapıyor. Bir taraftan Kürtleri AK Parti’den koparmak ve insanların oylarını sadece Kürt ırkcılıgı yapan bir partiye yonlendirmek istiyor; diger taraftan da Türkcü duygular üzerinden siyaset yapan ama halkın genel teveccühüne bir türlü mazhar olamayanları barajın üstüne tasımak icin cırpınıyor.

Deger mi bu kadar vahsi gayeler icin toplumu birbirine kırdırmaya! Bu ülkeye de yazık, bu ülkenin insanlarına da yazık, kaynaklarına da yazık, istikbaline de yazık… Ancak toplum ve siyaset mühendislerinin umurunda degil. Onlar statükonun yıkıldıgını ve bu secimlerin son fırsat oldugunu düsünüyor. Ellerinden gelse secimleri iptal ettirmek istiyorlar. Eger bu mes’um gayeye ulasmaları mümkün olmazsa kamuoyu anketlerinden cıkan istatistikî sonucları altüst edebilmek icin her seyi deniyorlar, deneyecekler. Kaybettiklerini ve normal sartlarda kazanamayacaklarını biliyorlar cünkü. Bir kez daha sandıkta yenilmeyi statükonun sonu olarak gorenler, karanlık senaryolarla toplumun bütün kesimlerini kusatmaya calısıyor. Sagduyulu olmak, tahriklere kapılmamak, yalan yanlıs bilgilere meyletmemek, cirkin senaryolara boyun egmemek gerekiyor…

Ne kadar da birbirinize benziyorsunuz
PKK liderlerinden Murat Karayılan bir kitap yazmıs. Kamuoyuna yansıdıgı kadarıyla Karayılan İslam’ın Kürtleri parcaladıgını düsünüyor. Bu fikir bana cok tanıdık geldi. Vaktiyle asırı Türkcüler de boyle soylerdi. Türk-İslam sentezi hâkim olunca bu sacma düsünceler rafa kalkmıstı. Ne var ki simdilerde ulusalcı Türkcüler yine aynı ilkel noktaya gelmis oldu.

Zerdüstlüge ovgüler dizmis Karayılan. Bunu da yadırgamadım. Irkcı Türkler de Şamanizm’i oyle overdi. Şaman iken cok daha dinamik oldugumuza, İslamiyet’i kabul edince (hâsâ) uyusturuldugumuza inanırdı. Kürt ırkcıları da aynı gerekceyle İslam oncesi dinlerine sarılarak cahiliye doneminden medet umuyor.

Vaktiyle PKK’nın haber ajansı, PKK militanları arasında yapılan bir anketi yayınlamıstı. O ankette en sevilen dinî lider soruldugunda Zerdüst ilk sırada yer almıstı. İkinci Hazreti İsa, ücüncü de Hazreti Muhammed secilmisti. Bu sonuc tesadüf degildi, cünkü orgüt icinde en sıcak bakılan din sıralandıgında da Zerdüstlük ilk sıradaydı. Bunu kendileri yayınladı, biz de o anketi haber yaptık. Nedense cok icerlediler haberimize. Kandil gecelerinde alelacele mevlit bile okuttular. Şimdi cuma namazı kılıyorlar parklarda. Sanırsınız Kandil’deki kamplarda da cuma namazını eda ediyorlar. Parklarda bile vatandas kılıyor, orgütün has adamları onları seyrediyor. Aslında bunu da yadırgamıyorum. Türk ırkcılıgı yapanlar da Şaman âdetlerine ozenir, kımız icer, at eti yemeyi hayal eder, kopuz dinlemeyi ibadet sanır ama namaza niyaza gelmezdi. Arada bir cenaze namazına geldiklerinde de cami avlusunda beklesmeyi tercih ederlerdi. “Tanrı Dagı kadar Türk, Hira Dagı kadar Müslüman’ız” dendiginde bunlar solugu ulusalcılıkta aldı; yani İslam’sız milliyetcilige ‘ulusalcılık’ adını vererek İslam oncesi kimlige sıgındılar…

Karayılan’a donecek olursak, orgüt lideri, İslam’a kızgınlıgını daha da derinlestirerek (!) Kürtler arasında da bir hayli koklü bir kültür olan Naksilik tarikatına da demedigini bırakmamıs. Karayılan’ın bu hali asırı Türkcülerin vaktiyle bütün tasavvuf ve tarikatlara karsı takındıgı düsmanca tavrı hatırlatıyor…

Gorünen o ki ırkcı düsünceler birbirine cok benziyor. İslam inancından ve kültüründen haz almıyorlar. Normaldir de! Çünkü İslam daha ta bastan ırkcılıgı net bir dille yasaklamıs, insanların Adem ile Havva’dan geldigini, dolayısıyla hicbir kimsenin hic kimseden üstün olamayacagını telkin etmisti. İslam’a gore üstünlük ‘ancak ve ancak takva ile’ mümkündür. İnsanların kabile kabile asiret asiret yaratılmasını İslam tanısmaya sebep sayıyordu. Yani farklı kültürlerin zenginligini vurguluyor bu din. İslam Peygamberi en yakın arkadaslarından birinde kücücük bir üstün ırk inancını gorünce ‘Sende hâlâ cahiliye kokuyor.’ diyor ve fiilî orneklerle ırkcılıgın tamamına savas acıyordu. Hal boyle olunca ‘müspet milliyetcilik’ yolları bile bazıları icin kapalı gorünüyor ve ulusalcılık cıkar yol gibi gorünüyor. oyle olunca da ırkcının ırkcıdan farkı kalmıyor. Kutsanan ırkın adı degisiyor sadece, soylem aynı soylem. Arada bir halkla barısmak icin İslam’ı kullanmaya kalkısmaları bile birbirine benziyor. “Hık!” demis birbirinin burnundan düsmüs sanki…

Balyoz, matruskaya benziyor
Balyoz davasına sebep olan belgeler ortaya cıktıgında once ‘ne var bunda, bu bize EMASYA protokolünün verdigi bir yetki’ diyen generaller daha sonra agız degistirdi ve bütün belgeleri inkâr etti. Harp oyunu yapılmıstı onlara gore. Belgelere eklemeler yapıldıgını bile iddia ettiler. Donanma’nın kalbi Golcük’te, üstelik istihbarat biriminin tam merkezinde, 9 cuval Balyoz dokümanı ele gecirildi. Zanlılardan bir kısmı isi yine piskinlige vurdu, akıl dısı onermelerde bulundu.

Tam fırtına diniyordu ki bu sefer de Eskisehir’de yeni belgelere ulasıldıgı anlasıldı. Birkac gün once Eskisehir’deki belgeler nedeniyle tutuklamalar yapıldı. Belgelerin birbirini teyit etmesi, güncellenen bilgilerle darbe planlarının diri tutulması su ana kadar isi piskinlige vuranları da sasırtmıs durumda. Balyoz, matruskaya benziyor, her kapagı kaldırılan dosyanın icinden yenisi cıkıyor.


e.dumanli@zaman.com.tr

Ya bir ya da yok olacaksınız
ozel bir organizasyon icin İstanbul’a gelen Müslüman basketbolcu Kerim Abdülcabbar, Osmanlı hakkında su degerlendirmede bulunmus: “Dünyanın cesitli yerlerinden insanlar devlet hizmetine girerdi; kriter basarılı olmalarıydı.”

Abdülcabbar, ABD’de ırkcılık probleminin oldugunu, Osmanlı Devleti’nde boyle bir problemin bulunmadıgını belirtmis. Ünlü basketbolcunun sozleri Prof. Neumark’ın hatıralarında gecen bazı olayları hatırıma getirdi. Almanya’da Yahudileri giyim kusamlarından, tavır ve davranıslarından hatta sivelerinden teshis etmek mümkün degildir. Fakat Almanlar, soyadlarından kimin Yahudi asıllı oldugunu bilirler. Devlet felsefeleri ırkcılık üzerine bina edildiginden soyadı degistirmek mümkün degildir. Bu nedenle komik hatta müstehcen soyadlarına cok sık rastlanır.

Neumark Almanya’da dogmus, büyümüs; Alman okullarında okumustu. Belki Yahudi dilini bile bilmiyordu. Sinagoga gidip gitmedigini yazmıyor; gitmiyorsa büyük ihtimalle Yahudi asıllı olması da kendi hatırına bile gelmiyor, davranıslarını pek etkilemiyordu. Nazi fikriyatı devlet sistemine hakim olunca kendisine, “Sen Yahudisin, tehlikelisin!” denmis, devlet hizmetinde bulunmasına son verilmis.

Almanya’dan dıslanan bu bilim adamlarının fizikci, kimyacı, matematikci olanlarını ABD aldı. Einstein, Eisenberg gibileri de bunların arasındaydı. Boyle bilim insanlarından mahrum olmayı goze almak cinnet degil de nedir? Almanya’dan kacan tıpcı, hukukcu, iktisatcı bazı bilim adamları da ülkemize geldi. Bunlardan biri de Neumark’tı.

1933 yılı… Memleketimiz cok fakir; milletimiz savaslardan cıkmıs; eli is tutan insanımız az. Okuma yazma oranımız cok düsük. Üstelik Neumark’ın muhatap olacagı insanlar Müslüman; onların da fanatik olmasından ürküyor, cünkü İslamiyet hakkındaki düsüncesi pesin hükümlerle yogrulmus. Onu kabul eden bir baska devlet de yok. İlk gün goreve baslamak üzere endiseli bir sekilde üniversiteye gider. Üniversitenin bahcesine adım atınca soldaki postaneyi gorür; oraya yonelir. Çalısanlar arasında bir zenci gorünce sasırır. Kartını yazarken zenciyi ve calısma arkadaslarının ona nasıl davrandıgını izler. Yanındakilerle sakalasarak, gayet dostane bir muameleye tabi tutularak calıstıgını gorür. Neumark rahat bir nefes alır; kartını, “Demek ki bu topraklarda ayrımcılık yok, ben de burada yasayabilirim.” diye sevinerek yazar.

Bu konuda Batı’nın olcüleri ilkeldir. İnsanları kaderlerinden dolayı dıslayabilir, yeteneklerini onemsemeyebilir. Kendisinden olmayanı düsman kabul eder. Avrupa’nın bu hastalıgını, ABD de farklı bir sekilde devsirmistir. Hepsi de yabancı oldukları icin beyazlar kendi aralarında pek ayrımcılık yapmadılar ama ayrımcılıgı kendi renklerini tasımayan zencilere yonelttiler.

Osmanlı’nın olcüsü İslamî idi. Anne-babamızı, milletimizi secmekte en azından beseri olcülerimize gore hür degiliz, bunlar bizim kaderimizdir. Allah’a inanan bir insan, onun takdir ettigi kadere nasıl düsmanlık besler?

Batılıların aklı basında, vicdan sahibi olanlarının kurtulmak istedigi ayrımcılıgı bu topraklara tasımak vebal degil midir? Kader beni Sakarya’nın Akyazı ilcesinde dünyaya getirdi. Abdülhamid Han zamanında kanallar acıldıgı icin bu bolge bataklıktan kurtulmus, goc almaya baslamıs. Müslüman olan pek cok kavim yasamaktadır; hicbirini ayrı milletler olarak gormeyiz. Amcamıza gosterdigimi hürmeti yaslı bir Bosnak’a, Çerkez’e, Kürt’e gosteririz. Rahatca kız alıp veririz. Bu dokuyu bozmaya kimin ne hakkı var? Sosyal bünyemizi dinamitleyenlere Batı’nın kucak acması neden aklımızı basımıza getirmiyor? Sorulsa, bütün yetkililerinin terore karsı olduklarını soyleyecekleri Belcika’da Sabancı’nın katillerinin kollarını sallayarak dolasmaları bizlere cok sey anlatmıyor mu?

Ne gariptir ki ırkcı olan Avrupa’nın dinî korlügü yoktur. Yüz binlerce Bosnak, gozlerinin onünde sehit edilirken sadece seyretmediler; katillere yardım ettiler. Bu zavallıların onlara gore Müslüman olmaktan baska sucları var mıydı? Avrupalı, dininden ve kültür havzasından olmayanı düsman gorür. Müslüman olduktan sonra Türk ile Kürt’ün hicbir farkı yoktur. Bugün onların degirmenine su tasıyanlara yardım edebilirler. Onlardan umdukları bitince, onlara duydukları dostluk da biter. Tarih bize bunu anlatıyor

Varlıgımızın teminatı ecdadımızın su sozünde gizlidir: Ya bir olacaksınız ya da yok olacaksınız.

m.niyazi@zaman.com.tr


Abdeste, namaza yeni baslayanların soruları
Yeni baslayanlardan gelen iki soru soyle ifade edilmis.Birinci soru: Ben namaza yeni baslayınca abdeste de yeni basladıgım kendiliginden anlasılacaktır.

Bu acemiligimden dolayı cevremden ikazlar alıyorum, sunu yanlıs yapıyorsun, sunu unutuyorsun gibilerinden. En son aldıgım uyarılardan biri de, abdest alırken okunacak duaları bilemeyisim. Ben su anda sadece abdestimi alabiliyorum, bu sırada okunacak duaları ezberlemedigimden dua okuyamıyorum. Dua okumazsam abdestim bosa mı gitmis olur? Bunu ogrenmek istiyorum.

Cevap: Abdest alırken okumanız tavsiye edilen dualar abdestin farzından vacibinden degil, sadece adabındandır. O duaları okumadan aldıgınız abdest sahihtir, bir süpheye düsmenize hic gerek yoktur. Şoyle de ifade edebiliriz. Abdesti alırken seleften nakledilen o duaları okuyanlar sevap alırlar, okumayanlar ise günaha girmezler, abdestlerinde bir eksiklik soz konusu olmaz.

Ancak abdeste baslarken en basta okumamız gereken Besmele sünneti, bunlardan ayrı bir onem arz etmektedir. Peygamberimiz, abdestin basında Besmele cekmeyi hem tavsiye etmis hem de kendisi abdeste hep Besmele ile baslarken buyurmus ki:

- Besmele cekmeden baslanan abdestin sevabında eksiklik vardır!.. Yani Besmele’siz baslamayın abdestinize!.. Bu konudaki bir baska hadis-i serifte de buyrulur ki:

- Abdestine Besmele ile baslayanın, her tarafı temiz olur. Besmele’siz baslayanın ise sadece abdestte yıkadıgı yerleri temiz olur!.. oyle ise abdeste Besmele ile baslama sünneti hic ihmal edilmemelidir.

Sozü buraya getirmisken Besmele’nin basta cekilmesi gerektigini ifade eden su onemli hükmü de hatırlatmıs olayım.

Yemek yerken basta cekmeniz gereken Besmele’yi nerede aklınıza gelirse orada cekebilirsiniz. Çünkü yemegin her lokması ayrı bir ibadet sayılır. Ancak abdestte boyle degildir. Abdestin basından sonuna kadar hepsi tek ibadet sayıldıgından, basında Besmele cekilmezse sonradan cekilen Besmele, basında cekilmis gibi sünnetten sayılmamaktadır.

Bu sebeple, abdestin basında elinizi suya uzatırken hem niyetinizi hatırlayacaksınız hem de hemen Euzü-Besmele cekerek abdestinize Besmele ile baslamıs olacaksınız…

Bu itibarla, Besmele’nin abdestin basında iken cekilmesi geregini unutmamalı, abdeste baslarken dalgınlıga düsüp de Euzü-Besmele cekmeyi sonraya bırakmamalıyız!..

İkinci soru: Namaza yeni basladım ve bircok tereddüdüm var. Bunları zamanla asacagım insaallah. Ancak namazı tam bir huzurla kılabilmem icin baktıgım seylerin kalbimi mesgul etmemesi niyetiyle gozlerimi kapıyorum. Boylece gozümü gonlümü tümüyle namazın icinde tutmayı düsünüyorum. Ancak bunun uygun olmayacagını, namazda gozlerin acık bulunması gerektigini de soylüyorlar. Hangisini tercih etmeliyim? Gordügüm seylerin kalbimi mesgul etmemesi icin namazda gozlerimi kapalı tutmam daha uygun olmaz mı?

Cevap: Namazda kalp huzuru gercekten cok mühimdir. Bundan dolayı namaza baslarken once zihindeki namaz dısı konuları tahliye etmeye calısmalı, bütün duygularımızla namaza yonelmeye gayret etmeliyiz ki; namaza hem kalbimizle hem de kalıbımızla yonelmis olalım. Bu sebeple namazda tam bir huzur saglamak icin gozleri bazen yummakta mahzur olmayabilir. Ancak bu hal, devamlı olmamalıdır. Çünkü namazda devamlı olması gereken hal, gozün kapalı olması degil secde yerine bakacak sekilde hep acık olması, ayakta iken secde yerine, otururken de kucaga bakılıyor olunmasıdır. Kalp huzurunun, boylece hep belli yerlere bakmakla temin edilmesi gerekmektedir.

Bundan dolayı ilgili kitaplarda, namaz kılarken kıyamda gozler secde yerine bakmalı, tahiyyata oturunca da kucaga bakmalı, gozleri saga sola kaydırarak, yahut da tümüyle kapayarak kılmanın mekruh oldugu unutulmamalı, denmektedir.

Demek oluyor ki, namazda arada sırada kafa ve kalp birligini saglamak icin gozler kapansa da bu tedbir devam eden bir alıskanlık haline getirilmemeli, acık gozle secde yerine bakarak kılmayı esas almalı, bunu sünnetin bir geregi olarak bilmelidir.

a.sahin@zaman.com.tr


Degisimin gerisinde kalmak
İtham iddiası delil ister; zannî, tahminî, sübjektif iddialara benzemez. Aslında o türlü yaklasımlara hukuken “iddia” da denilemez. Ve iddianın ispatı müddeiye (sahibine) düser; iddianın ispatı icin delil gerekir, reddi icin degil. İspatlanmayan iddia, aslen yok demektir. Ona baska bir sey denir. Su-i zan gibi; iftira, bühtan gibi…

İkide bir “okyanus otesi” lafını kullanmak, bos, yakısıksız, cirkin bir yaklasım tarzıdır. Hocaefendi’nin cevabî acıklamasını seyrederken gozlerim doldu. Su-i zanları iddia haline getirmek kimseye bir sey kazandırmaz. onemli olan, su-i zan psikolojisinin düzeltilmesi ve hayata, dünyaya, Türkiye’ye dogru acıdan bakma degisimlerinin gerceklestirilmesidir. Bunu basarmadan tıkanmanın getirecegi sapmaları onlemek zordur. İtidal dengeniz bozulur, sonradan kendi kendinize de yakıstıramayacagınız sapmalara kaymak durumunda kalırsınız.

Bazı seyler degisiyor, isteseniz de istemeseniz de degisiyor. Benim de degismesini istemedigim bazı seyler var ama, olcü ben degilim ki. Degisen realiteyi gormek ve ona gore davranmak zorundayım. Akıl, sagduyu bunu gerektirir. Gormezlikten gelmek, yok saymak, cıkar yol degil.Sayın Erdogan’ı dinliyorum, yeni yerlesim projelerini anlatırken… Yeni bir ufku isaretliyor… Bu, onemli bir olgu. Gormek lâzım. Ayrıntıları konusmak, tartısmak ayrı bir konu. once farklılıgı tesbit etmek ihtiyacı var. Boyle yapmazsak düsünemeyiz, tıkanırız. Her büyük degisim zordur.

Demokrat Parti’nin imar faaliyeti de cok sasırtıcıydı. Şoyle bir İstanbul tasavvur edebiliyor musunuz bugün: Sahil yolları yok, Barbaros Bulvarı yok, Vatan Caddesi, Millet Caddesi yok, Azapkapı-Karakoy yolu yok, Yavuzselim-Çarsamba yolu yok, yok oglu yok! Bu İstanbul oyle kalabilir miydi? Ama Vatan Caddesi acılırken hepimiz hayretle bakıp soyle diyorduk: “Nedir bu yahu? Burası havaalanı pisti mi olacak?” İlk defa Bogaz Koprüsü yapılırken de, inanılmaz bir sey gibi gorünüyordu. Daha onceki hayatın da güzellikleri vardı tabii. Her seyden once İstanbul’un nüfusu bir milyondan azdı. Yollar elverisli degil ise de, trafik yogunlugu düsüktü. Şimdi ozel otomobille gecikerek gittigin bir yere, o zamanki sartlarda tramvayla, dolmusla daha cabuk gidebilirdin. Ama oyle kalmayacagı, oyle tutulamayacagı ve devam edilemeyecegi belliydi. Şehir goc alıyor, büyüyordu.

İstanbul, gerekli sosyo-ekonomik tedbirler alınarak nüfusu bes milyon olan bir sehir olarak korunabilir miydi? Boylesi cok iyi olurdu ama zordu. Hele yasanan siyasî istikrarsızlıklar icinde bu bir hayal gibiydi. Şimdiki durum nedir? Biz deprem gercegini simdiki capıyla eskiden bilmezdik… İstanbul eskidi, yaslandı. Gecekonduları, kacak yapıları falan bırakın; İstanbul’un en oturmus yerlerinden olan Fatih ilcesindeki binaların yası kac? Beton kalitesi nedir, korozyon oranı nedir? Sorma gec! Çok ciddi bir mesele var. Bu yeni projeler bir cıkıs yolu ve yonü gosteriyor. Baska bir cozüm düsüncesi yok ki.

Ben “güclendirmeye” inanmıyorum. onemli olan, binanın tasıyıcı gücüdür, direnc yetenegidir. Dıstan rotuslayarak binayı güzellestirirsiniz ama güclendiremezsiniz. Onun kemikleri (betonu, kolonları, demirleri) aynı kalacak. İstanbul dügümlendi, acıklanan proje bu dügümü acmak icin üretilmis tek on projedir. Tartısılmalıdır, fakat tartısılacak baska bir onerinin bu konuda var olmadıgı da bilinmelidir.

Her donemin ayrı bir lider ihtiyacı var. 1960′lı yıllar, Demirel’i üretti ve alternatifi yoktu. Ne Bilgic alternatifti, ne Bozbeyli, ne Mehmet Turgut ne de dısta Ecevit… O zaman 41 yasındaydı simdi ise 90′a yaklastı. Bugünün sartları acısından Demirel fikrî bir yardım degeri ifade edecek halde degil. Müdâhil olmaya calıstıgı yerlerde hata yapıyor. Bilerek yaptıgını sanmıyorum, yeterli olamıyor. Bazı degisimlerin gerisinde kaldı, bircokları gibi. Ve bircokları gibi goremedigi gercek su: Bazı teminat unsurları bazı “münhasır temsil” iddiaları dısında ve fakat AK Parti’nin aslî terkip yapısı icindedir. Degisimlerin gerisinde kalanlar bunu anlayabilmekte zorluk cekiyor.

a.selim@zaman.com.tr


Siz ne tür bir tiryakisiniz?
Sigara ve Saglık Ulusal Komitesi Baskanı Prof. Dr. Elif Daglı, “Sigara yasaları ile eli kolu baglanan sigara endüstrisi kendine hedef olarak gencleri secti. Maalesef her üniversiteye girdiler.

Adeta üniversiteleri mekân tuttular. Ayrıca bagımlılıgı ve cazibeyi artırmak icin sigaraya katkı maddesi kattılar. Satıs noktalarında gizli reklamlar koydular. Ülkemizin ve uluslararası yasaların hice sayılarak genclerin endüstriye teslim edilmesi cok üzücü.” diyor.

Genclerimizi sigaraya karsı mutlaka korumamız gerekiyor. Bunun icin de once neden sigara ictigimizin ve sigaraya nasıl bagımlı hale geldigimizin cok iyi bilinmesi lâzım.

Tiryakilerin büyük cogunlugu sigaraya genclik, hatta bazen cocukluk doneminde baslar. İlk sigarasını ileri yaslarda icip de sigaraya bagımlı hâle gelenlerin sayısı cok daha azdır. Bunun icin sigara endüstrisi neredeyse tüm enerjisini gencleri sigaraya baslatmak icin harcar.

Herkesin sigaraya baslamada kendine gore farklı sebepleri vardır. Bu, bazen büyüdügünü ve artık ozgür oldugunu cevresine gosterme arzusudur. Bazen ozentidir. Bazen arkadaslarının cogu ictigi icin onların arasında yer edinmek veya dıslanmamak icindir. Bazen bu nasıl bir seymis ben de deneyeyim merakıdır. Bazen sigara icen ünlü kisilere benzeme veya kendini onlarla ozdeslestirme hevesidir. Bazen de sigara reklâmlarından etkilenmedir.

Sigaraya baslamada anne, baba veya okulda ogretmenin sigara iciyor olması cok onemlidir. Çesitli arastırmalarda sigara icen cocukların dortte ücünün anne veya babasından en az birinin sigara ictigi, buna karsılık sigara kullanmayan ebeveynlerin cocuklarında sigara alıskanlıgının cok seyrek oldugu belirlenmistir. Lise cagındaki erkek ogrenciler icin de erkek ogretmenlerin sigara iciyor olmasının cok belirleyici oldugu bilinmektedir.

Hastalarımdan biliyorum, Ana-dolu’da babaları, amcaları veya dedeleri tarafından cok kücük yaslarda sigaraya baslatılan erkek cocukların sayısı hic de az degildir.

***

Sigara bagımlılıgı nedir?

Belirli bir süre sigara icenler sigara bagımlısı olur. Genel olarak madde bagımlılıgı Dünya Saglık orgütü tarafından “Bir insanın psiko-aktif bir maddeye karsı daha once deger verdigi diger islerden ve nesnelerden daha fazla oncelik tanıma davranısı” olarak tanımlıyor. Bu tanıma gore ‘sigara bagımlısı’ olan birinin davranısları büyük olcüde sigaranın etkisi altındadır. Kendine ve cevresine zarar verdigini bilerek sigara icmeyi sürdürür, icilen sigara miktarı giderek artar, sigarayı bıraktıgında yoksunluk belirtileri ortaya cıkar. Sigaranın sinir sistemi üzerine olan uyarıcı, rahatlatıcı, keyif verici etkileri de sigara bagımlılıgının gelismesinde onemli rol oynar.

Türleri de var

Fiziksel ve psikolojik olmak üzere iki türlü sigara bagımlılıgı vardır. Sigarada bulunan binlerce kimyasal icinde fiziksel bagımlılıga yol acan madde nikotindir. Nikotin, merkezi sinir sistemi uyarıcısıdır ve bir ilac olarak sınıflandırılır. Nikotin tıpkı alkol, eroin ve kokain gibi hatta bazı bilim adamlarına gore onlardan bile daha fazla bagımlılık yaratan bir maddedir.

Bir sigarada yaklasık 0.8 gr tütün ve 10-20 miligram nikotin bulunur. Sigara icilirken nikotin saniyeler icinde beyne ulasır ve burada dopamin adı verilen bir kimyasalın artmasına sebep olur. Dopamin, bizi rahatlatan ve haz veren bilgi akısını beyin hücreleri arasında saglayan kimyasaldır. Her sigara icildiginde nikotin beynimizde aynı yolu tetikledigi icin haz hissedilir ve diger tüm madde bagımlılıklarında oldugu gibi her seferinde aynı hazzı hissedebilmek icin daha cok sigara icmemiz gerekir ve boylece sigara bagımlısı oluruz. Amerika’da en sık konulan psikiyatrik tanının nikotin bagımlılıgı oldugunu hatırlatmak isterim.

Psikolojik bagımlılık

Bazı kisiler sigaraya psikolojik olarak bagımlıdırlar. Bu bir tür ogrenilmis hatalı davranıstır. Sigaraya psikolojik olarak bagımlı olanlar ozellikle birtakım ugrasları veya davranısları sırasında sigara icer. Meselâ, bazıları sinirlendiklerinde, bazıları sabah kahvaltısından sonra kahve icerken, bazıları televizyon seyrederken, bazıları okurken yazarken veya calısırken, bazıları kâgıt veya tavla oynarken, bazıları araba kullanırken, bazıları telefonla konusurken…

Buna bir de davranıs alıskanlıgını eklemek gerekir. Sigaradan cekilen her nefeste giderek kuvvetlenen el ve agız hareketleri zamanla bir alıskanlık haline gelir. Meselâ günde bir paket sigara icen ve her sigaradan en az 10 kere nefes ceken biri, günde 200 kere yılda 70 bin kere aynı hareketleri tekrarlıyor demektir. El ve agzı belirli hareketlere alısan kisi, bu hareketleri tekrarlamak icin de sigara icme istegi duyar.

Kalıtsal olabilir

Yapılan arastırmalar, sigara bagımlılıgının olusumunda cevresel faktorler yanında bazı kalıtsal faktorlerin de etkili olabilecegini gosteriyor. Sigara icme ile ilgili genler normalde beyinde sinir hücreleri arasındaki iletisimi kolaylastırırlar. Bunlar icinde kısaca CHRNA5 adıyla bilinen genin nikotin bagımlılıgı riskini belirlemede cok onemli oldugu anlasılmıstır. Bu gende spesifik bir varyasyonu olanların 17 yasından once sigara icmeye baslamaları halinde, nikotin bagımlılıgı ihtimalinin iki ila bes kat fazla oldugu belirlenmis. Burada ilginc olan nokta bu genetik varyasyona sahip olanların 17 yasından sonra sigaraya baslamaları durumunda nikotin bagımlılıgı riskinin yüksek olmamasıdır.

Bu cok onemli bir bulgudur, cünkü genclerin erken yasta sigara ile tanısmaları onlenebildigi takdirde bunlarda bagımlılık gelisimi de onlenebilecektir. Sigara üreticilerinin reklâm kampanyalarında gencleri hedef almalarının bosuna olmadıgı kolayca anlasılır.

14 Mayıs 2011, Cumartesi


Bahceli’den, Tuncay ozkan taklidi
MHP Genel Baskanı Devlet Bahceli hakkında ‘partisi icin otenazi istiyor’ diye yazdıgımda abarttıgımı düsünenler olmustu. Gelismeler maalesef beni dogruladı, Bahceli partisini baraj altına cekecek ne varsa yapıyor.

“Ülkücü hareketi bitirme misyonuyla hareket ediyor” komplo teorisini üretenler, iddialarının delillerini onun icraatlarından topluyor. CHP’nin bile hazırladıgı raporla ‘Türkiye’nin bir gercegi’ diyerek cemaatlere zeytin dalı uzattıgı donemde MHP intiharı seciyor. Diline pelesenk ettigi ‘okyanusun otesi’ ifadesi degil sadece, referandum ve Ergenekon davası süreclerinin basından beri dozu gittikce artan bir ofke patlaması var.

Bugün onun agzından duydugumuz seyler Tuncay ozkangillerin ürettigi sloganlar. Bahceli’nin, Tuncay ozkan’ın agzıyla konusarak partisini büyütmek istedigine ihtimal vermiyorum. Siyasetin kitabını kahvehanelerde yazanlara sorsanız ‘intihar’ tespitini paylasır. Kendini karaya vuran balinalar gibi Bahceli ve etrafındaki birkac kisi anlasılmaz bicimde siyaseten intihar ediyor. Etrafındaki birkac kisi demisken Recai Yıldırım’dan bahsetmemek olmaz. İlk kaset skandalından sonra istifa eden ‘Aileden Sorumlu’ Genel Baskan Yardımcısı Recai Yıldırım gecen ay Adana’da bir televizyon konusmasında hükümeti elestirirken su cümleyi kurmustu: “Bu iktidar, birkac tane Menzil, birkac tane Fethullah, birkac tane bilmem hangi cemaatin bakanlarının olusturdugu iktidardır.” Normal sartlarda o gün gorevden el cektirilmesi gerekirdi. Hocaefendi Hizmeti’ne, Menzil Tarikatı’na ve bütün cemaatlere savas acmıs bir milliyetci parti olabilir mi? Buralardan oy almayı düsünmüyorsa nereden alacak MHP? “Yozgat, Erzurum ne zaman MHP’nin kalesi oldu ki” diyerek ülkücü hareket konusunda cahilligini gosteren yoneticilerden sonra gelinen nokta dikkat cekici. Recai Yıldırım’ın skandal kasetteki sozleri MHP yonetimindeki bir grubun zihniyetini dısa vurması acısından onemliydi. Ve taban acısından skandal gorüntüler kadar rahatsız ediciydi. Sag secmene, millete, Hz. Osman’a ve Alevilere yapılan hakaretler siyasi skandaldı. Milletin degerlerine karsı boyle husumete, dine ‘kitlelerin afyonu’ diyen Marksist partilerde dahi rastlanmıyor artık.

Bahceli, siyaset mühendislerinin hakkında verdigi siyaseten olüm fermanına direnecegine onların isini kolaylastırıyor. Deniz Baykal gibi sarsılmaz gorünen isim direnemedi. “onder Sav’da oyun bitmez, Kemal Kılıcdaroglu’nu iki hamlede yere serer.” diye düsünülüyordu; yerinde yeller esiyor. Mustafa Sarıgül bangır bangır geliyordu. Partinin ilan edilmesine günler kala tası taragı bırakıp cekildi; kimse anlam veremedi. 15 tane sag menseli aday CHP’de listelere sokuldu; nasıl oldugu hâlâ tartısılıyor. Bahceli, kahveye girip meydan okuyan kof kabadayı gibi. Karsısına cıkan iri kıyıma sirinlik yapıp “var mı ikimize yan bakan?” pozu veriyor. Siyaseti dizayn eden iradeye karsı cıkamadıgı icin cemaat karsıtlıgıyla aman diledigini sanıyor. Mühendisleri bilmem ama bu millet zor affediyor, benden soylemesi. İnanmıyorsa ANAP ve DYP’nin 2007 seciminde yasadıklarına baksın.

MHP, yüzde 8′lik kemik tabanının üstüne merkez sagdaki iktidardan memnuniyetsiz kitleden oy tasıyabildigi olcüde büyüyor. Dindarlara mesafeli, cemaatlere hasmane tutum sürdügü müddetce oradan oy alması imkânsız. Tabanında kısmi erime de sürpriz olmaz. Kaset krizleri ve cemaatlerle yasanan polemikler sonrasında MHP’den umudu kesenlerin bir kısmı kerhen AK Parti’ye kayar. Bosalttıgı alanı ise HAS Parti doldurabilir.

b.korucu@zaman.com.tr

Devletten ihale alana yoksulu istihdam sartı

Çalısma Bakanlıgı, yoksullukla mücadele kapsamında bir dizi tedbiri hayata geciriyor. İstihdamda, bir yıldan fazla issiz kalanlara, ailede baska calısanı olmayanlara ve yesil kartlılara oncelik verilecek. Çalısma Bakanı omer Dincer, devletten ihale alanlara ‘yoksulu istihdam etme sartı’ getirildigini soyledi.Çalısma Bakanlıgı, yoksullukla mücadele icin yeni bir stratejiyi hayata geciriyor. Buna gore üc grubun istihdamına oncelik verilecek. Bir yıldan fazla süredir issiz kalanlar, ailede baska calısanı olmayanlar ve yesil kartlılar, muhtemel is imkânlarından oncelikli faydalanacak. Kamu İhale Kurumu ile yapılan anlasma kapsamında bundan sonra devletten ihale alan patrona ‘yoksulu istihdam etme sartı’ getirildi. İhaleyi kazanan firma, personelini kendisi belirlemeyecek, Türkiye İs Kurumu’nun (İskur) gosterdigi kisileri istihdam edecek. Kurum, patronlara, belirlenen üc grup arasından eleman onerecek. Uygulamayı Zaman’a anlatan Çalısma Bakanı omer Dincer, soz konusu sistemin kamuda da gecerli olacagını soyledi. Dincer, secimden sonra sosyal yardımların tek catı altında toplanacagını ve daha etkin hale getirilecegini de vurguladı.

Yoksulluk, ekonomide büyümeye paralel olarak büyük gerileme gosterdi. Türkiye’de 2002′de yüzde 22,4 olan yoksul hane sayısı, 2009′da yüzde 14′e geriledi. Ancak fakirlik hâlâ büyük bir problem teskil ediyor. Bu durumu dikkate alan hükümet, yoksullukla mücadele icin ‘oncelikli istihdam’ stratejisini yürürlüge koyuyor. Bir yıldan fazla süredir is arayanlar, ailede baska calısan olmayanlar ve yesil kartlıların istihdamı icin iki yontem gelistirildi. Bunlardan birincisine gore İskur, oncelikli olarak bu kisilerin istihdamına egilecek. Herhangi bir isveren, isci talep ettiginde bu üc gruba girenlerden birini onerecek. Talep edilen pozisyon icin bu gruba girenlerden birisi ise yerlestirilecek. Ancak istenilen pozisyon ile calısacak kisinin nitelikleri tutmuyorsa ya da bu üc gruptan kimse yoksa o zaman diger issizler tercih edilecek.

oncelikli istihdam stratejisinin ikinci ayagını ise dolaylı kamu istihdamı olarak bilinen hizmet alımlarında yoksullara istihdam saglanması olusturacak. Kamu kurumlarının tamamına yakını, güvenlik, santral, kayıt, büro isleri, temizlik, cay ve getir gotür gibi pozisyonlar icin hizmet alım yontemiyle calısıyor. Devlet kurumları, ihaleye cıkarak bu hizmetleri alabilecegi firmalarla anlasıyor. Firmalar da kendi elemanları ile devletin bu tür ihtiyaclarına cevap veriyor. Taseronluk sistemi olarak da bilinen bu uygulama, en fazla hastaneler ile güvenlik hizmetlerinde kendini gosteriyor. Hastanelerin tamamında, kayıt ve benzeri isleri taseron firma calısanları yapıyor. Kamu kurumlarındaki güvenlik gorevlilerinin tamamına yakını taseron firma calısanlarından olusuyor. Bu tür isler icin istihdam edilen kisilerin sayısı yüz binlerle ifade ediliyor. Bu istihdamda yoksulların oncelikli yer almasını saglayabilmek icin Kamu İhale Kurumu ile Çalısma Bakanlıgı anlasmaya vardı.

Konuyla ilgili Zaman’a bilgi veren Çalısma Bakanı omer Dincer, “Mart ayında Kamu İhale Kurumu ile Çalısma Bakanlıgı’nın yaptıgı bir calısma ile merkezî idarenin tasra teskilatında ve merkezde hizmet alım sozlesmesi ile hizmet veren taseron firmalar, isci teminini İskur’dan yapacak. İskur’dan eleman alırken de alacagı kisileri once bu kuruma kaydettirip sonra almasının onüne gectik. Alacagı kisiler, İskur’a kayıtlı olacak. İskur da üc sarta baglı olarak eleman onerecek. Bir yıldan fazla süreli issiz olanlara oncelik verilmesi, tüm dünyada onceliklidir. Altyapıyı hazırladık, genelgeleri cıkardık ve uyguluyoruz. Anamuhalefet yapacagız diyor. Biz zaten uyguluyoruz.” dedi.

Dincer, secimlerin ardından sosyal yardımlara iliskin onemli bir organizasyon degisikligi yapılacagını acıkladı. Bütün sosyal yardımların tek catı altında toplanacagını aktaran Dincer, “Sosyal hizmetler, sosyal yardımlar, primsiz odemeler, SHÇEK, Sosyal Yardımlasma ve Dayanısma Fonu bir bakanlık altında toplanacak ve bir elden yonetilecek. Dünyadaki en etkili sosyal yardım sistemini kuruyoruz.” diye konustu. Türkiye’nin popülist politikalardan cok cektigine isaret eden Bakan Dincer, emeklilikte yas sınırlamasının kaldırılmasının ve insanların 38 yasında emekli edilmesinin bedelinin hâlâ odendigini vurguladı. Dincer, “CHP’nin aile sigortasının iceriginde ne var hâlâ bilmiyoruz. Sadece popülist bir tavır. Uzun sürede ne getireceginin hesabını yapmıyor. İktidara gelemeyecegini bildigi icin, uygulama sansı olmayacagı icin kolayca vaatte bulunuyor.” dedi.

Yoksula sosyal yardım bir hak olarak verilecek

Hükümet, sosyal yardım yapmak yerine bu durumdaki aileleri yoksulluktan kurtarmaya oncelik veriyor. Çalısma Bakanlıgı, yoksul aileye rehberlik edecek sosyal destek danısmanları istihdam edecek. Danısman, ailenin fotografını cıkaracak. Çalısabilir olanlar İskur’a kaydedilip oncelikli olarak is bulmaları saglanacak. İkinci adım olarak bu kisiler meslekî egitimden gecirilecek. Ücüncü olarak ise okul cagındaki cocuklarına egitim imkânı saglanacak. Çalısma Bakanı omer Dincer, “Bütün cabalara ragmen aile veya kisi yoksulluktan kurtulamıyorsa iste o zaman yardım yapılacak. Yani o kisi bir anlamda yardımı hak etmis olacak. Sosyal yardım da yardım gibi olmayacak. Hak olarak, vatandaslık hakkı olarak düzenli maas odenecek. Maas, aile fertlerinin geliri yükselinceye kadar verilecek. Bu maas kisiye, aileye ozel olacak; ailenin neye, ne kadara ihtiyacı varsa ana gore verilecek. Ailenin bu ihtiyacını da sosyal destek uzmanı belirleyecek.” bilgisini verdi.

Kılıcdaroglu, Tüzmen’i gordü geri adım attı

Eski bakanlardan Kürsad Tüzmen, kendisine ‘yolsuzluk’ isnadından bulunan CHP Genel Baskanı Kemal Kılıcdaroglu’nu TOBB Genel Kurulu’nda yakalayarak, acıklama istedi. CHP liderinin, Tüzmen’e, “Lafım size degil, siz dürüst birisiniz.” dedigi ogrenildi.CHP lideri Kılıcdaroglu, Ankara’da haftasonu düzenledigi mitingde Ak Parti iktidarı doneminde gorev yapan eski bakanlarından soz ederek, ‘yolsuzluk isnadında’ bulunmustu. Kılıcdaroglu’nun saydıgı isimler arasında Kürsad Tüzmen de vardı. Tüzmen, TOBB ETÜ’de düzenlenen Odalar Birligi genel kuruluna herkesten once gelerek yerini aldı. Salona Kılıcdaroglu’nun girmesini bekleyen Tüzmen, CHP Lideri’nin salona girmesiyle birlikte harekete gecti. Kılıcdaroglu’nun karsısına cıkan Tüzmen, “Soyleyecek her hangi bir sozünüz varsa bana soyleyin, meydanlarda degil. Ben sizi genel müdürlük doneminizden biliyorum. Siz beni müstesarken tanıyor muydunuz?” diye sordu.

Kılıcdaroglu’nun ise Tüzmen’in bu cıkısana karsılık, “Ben sizi dürüst birisi olarak bilirim, lafım size degil.” diye karsılık verdigi ogrenildi. Tüzmen ile Kılıcdaroglu konuyu bu sekilde tatlıya baglarken, CHP Genel Baskan Yardımcılarından Umut Oran’ın bundan rahatsız oldugu ve Tüzmen’in arkasından bir seyler soyledigi one sürüldü.

Kürsad Tüzmen, TOBB Baskanı Hisarcıklıoglu’nun kürsüye cıkmasının ardından Basbakan Recep Tayyip Erdogan ile Kılıcdaroglu’nun arasına oturarak her iki liderle de sohbet etti.

‘Bu sempozyum Müslüman bilim adamlarını harekete gecirecek’

Uluslararası Kur’an ve Bilimsel Hakikatler Sempozyumu dün sona erdi. Sızıntı, Yeni Ümit ve Hira dergilerinin düzenledigi İstanbul’daki 2 günlük toplantı, Arap ülkeleri, Afrika, Uzakdogu ve Türkiye’den bilim adamlarını agırladı.Bilimsel gerceklerle Kur’an arasındaki uyumun ornekler üzerinden anlatıldıgı sempozyumun kapanısında onemli tespitlere yer verildi. Prof. Suat Yıldırım, “Bu toplantı kâinat kitabının Kur’an ısıgında okunması isini yapmıstır.” derken, Din İsleri Yüksek Kurulu Baskanı Hamza Aktan, hem dinî hem de müspet ilimlerle ilgilenen uzmanların bir araya gelmesinin onemine isaret etti. Mısırlı Prof. Hamid Atiyye Muhammed ise sempozyumun Müslüman bilim adamlarını harekete gecirecegine dikkat cekti: “Bundan sonra İslam uleması Kur’an’dan hareketle yeni bilimsel gelismelere imza atacak.”

Sızıntı, Yeni Ümit ve Hira dergileri tarafından düzenlenen ve Kur’an ile modern bilimler arasındaki iliskinin ele alındıgı “Uluslararası Kur’an ve Bilimsel Hakikatler” sempozyumu ikinci gününde sunumlarla devam etti.

İslam ülkelerinden ve Türkiye’den bilim adamı ve davetlinin katıldıgı sempozyumda, Kur’an-ı Kerim’de isaret edilen cocugun iki yıl emzirilmesi, hayvanlarda sütün olusumu, tefekkür ve mucize arı, karınca ve enformasyon teorisi arasındaki iliski, nuraniyet ve kuantum gibi konularda tebligler sunuldu. Tebliglerde ve yapılan degerlendirmelerde Kur’an-ı Kerim’in modern bilimlerdeki buluslar ile bilimsel gerceklere kaynaklık ettigi, bilimsel gelismelerin Kur’an’ın İlahi bir kelam oldugunu tasdik etttigi dile getirildi.

Emzirme hem cocuk hem de anne icin onemli

Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Saglıgı ve Hastalıkları Anabilim Dalı ogretim Üyesi Prof. Dr. Mustafa Bakır, “Çocugun iki yıl emzirilmesi” adlı tebliginde anne sütüyle ilgili Kur’an-ı Kerim’de gecen ayetlere ve anne sütünün cocuk, anne ve toplum saglıgı acısından onemine dikkat cekti. Lokman Sûresi’nin 14. ayeti ile Bakara Sûresi’nin 233. ayetinde annelere cocuklarını 2 yasına kadar emzirmelerinin tavsiye edildigini dile getiren Bakır, bugün gelinen noktada yapılan objektif bilimsel calısmaların da bu durumu ispatlar nitelikte oldugunu kaydetti. Bakır, ABD’de yapılan bir arastırmaya gore, anne sütü alan bebeklerde olüm oranının yüzde 20 daha az gorüldügünü soyledi. Anne sütünün insan icin yaratıldıgını belirten Bakır sunları soyledi: “Anne sütünde protein miktarı azdır. Çünkü bebegin o yasta cok fazla proteine ihtiyacı yoktur. Eger bebek o yasta keci sütüyle beslenmis olsaydı bebegin bobregi bunu kaldırmazdı. Bebegin demire ihtiyacı oldugu icin anne sütündeki demirin bebege gecisi inek sütünden 5 kat daha fazladır. Filipinler’de yapılan arastırmalar ishal oranının anne sütü alan bebeklerde daha az gorüldügünü ortaya koyuyor. İskocya’da yapılan bir arastırmaya gore de solunum yolu enfeksiyonları anne sütüyle beslenen bebeklerde daha az gorülüyor. Bunların dısında obeziteyi onlemesi, zeka düzeyini olumlu yonde etkilemesi, annelerin dogumda aldıgı kiloları rahat vermesi, meme kanserini onlemesi ve saglık harcamalarını azaltması gibi faydaları bulunmaktadır. Arastırmalarda, ABD’de eger bebekler anne sütüyle beslenmis olsa saglık harcamalarının 3,6 milyar dolar azalacagı ongorülüyor.”

İnek sütüne yakın süt üretmek icin koca bir fabrika kurmak gerekir

Sempozyuma Mısır’dan katılan Prof. Dr. Hamid Atiyye Muhammed de hayvanlarda sütün olusumuna iliskin bir sunum yaptı. Bir inegin sütüne yakın bir süt üretebilmek icin bir futbol sahası büyüklügünde fabrikanın kurulması gerektigini belirten Mısırlı profesor, bir litre sütün olusabilmesi icin tam 500 litre kanın hayvanın memesinden gecmesi gerektigini kaydetti. Kur’an-ı Kerim’de deveden sıkca bahsedildigini aktaran Muhammed, devenin hem binek aracı hem de etinden ve sütünden faydalanılan yegane mübarek bir hayvan oldugunu ifade etti. Devenin 2 hafta yemek yemeden, su icmeden ve 50 derece sıcaklıkta yasayabildigini belirten Muhammed, “Anlayana devede cok büyük dersler var. Devenin kafatasındaki havalandırmalı kemik yapısı bir anlamda klima gorevi gorüyor. Sıcak havayı sogutarak beyne zarar vermesini onlüyor. 10 saat durmadan yürüyebiliyor. Tüm bunlar Kur’an’da devenin isminin bir hikmete binaen gectigini gosteriyor.” dedi.

“Mucize ve Tefekkür: Arı” konulu bir teblig sunan Dokuz Eylül Üniversitesi, Buca Egitim Fakültesi Biyoloji Egitimi Bolümü ogretim Üyesi Prof. Dr. İrfan Yılmaz, Kur’an-ı Kerim’de arı ile ilgili surenin (Nahl) enteresanlıgının surenin sıralanısıyla basladıgını belirtti. Yılmaz, “Nahl Sûresi Kur’an-ı Kerim’e ilâhî hikmet geregi 16. sure olarak yerlestirilmis ve bal arısının kromozom sayısı da 16. Sanki daha ilk basta surenin mucizevî durumuna biyolojik bir hakikatla dikkat cekiliyor.” diye konustu.

Sempozyumun 2. gününde sunulan tebliglerin bazıları sunlar: Prof. Dr. Murat Güler tatlı-tuzlu su arasında perde olması, Yard. Doc. Dr. Hüseyin Akyüzoglu Taberi’de kevni ayetlerin tefsiri, Dr. Aslan Mayda meninin yaratılması, Fas’tan katılan Prof. Dr. Abdulmecid Belabid cekirdegin fizyolojisinin olusumu, Doc. Dr. ozhan Kayacan karınca ve enformasyon teorisi acısından kainata bakıs, Prof. Dr. Yunus Çengel nuraniyet ve kuantum alemi… Sempozyum sunulan tebliglerin ardından kapanıs degerlendirmeleri yapılarak sona erdi.


Din İsleri Yüksek Kurulu Baskanı Prof. Dr. Hamza Aktan:

Uzmanların teblig sunması cok onemli

Bu sempozyumun, bizleri heyecanlandıran ve Rabb’imizin kitabına sahip olus mutlulugunu tattıran bir yonü var. Dünyanın muhtelif ülkelerinden hem dinî hem de müsbet ilimlerle ilgilenen, branslarında uzman bilim adamlarının boyle bir sempozyumda teblig sunması son derece onemli.

Mısırlı Prof. Dr. Hamid Atiyye Muhammed:

Bu sempozyum Müslüman bilim adamlarını harekete gecirecek

Türkiye’deki bilim adamları ile Müslüman dünyasının ilim adamları kaynasma fırsatı buldu. Sadece Türkiye’de degil, diger İslam ülkelerinde de düzenlenmeli. Bu sempozyumun en onemli sonucu da insallah 500 yıldır sessizligini koruyan Müslüman ilim adamlarını harekete gecirecek olması. Ümit ediyorum ki bundan sonra İslam uleması Kur’an’dan hareketle yeni bilimsel gelismelere imza atacaklardır.

Faslı Prof. Dr. Abdulmecid Belabid:

Hocaefendi’nin ektigi tohumların agac oldugunu gordüm

Fethullah Gülen Hoca’nın ektigi tohumların agac oldugunu gorüyoruz. Bu sempozyumu yasları cok genc olan kisiler organize ediyor. Gercekten bu delikanlılardan ogrenecek cok sey var. Sizinle beraberiz. Fethullah Gülen projesi toplum projesidir, sizler de bu yolda devam ediniz.


Prof. Dr. Suat Yıldırım:

Bu toplantı Kainat kitabını Kur’an ısıgında okunması isini yapmıstır

Toplantı daha cok pozitif ilimler denilen ve cagdas bilimler alanında uzman bilim adamları teblig sundular. Tebliglerde Kur’an’ı Kerim’in indirildigi zamanda bilinmeyip de asırlar sonra daha iyi anlasılan ve müspet ilimlerdeki gelismeler neticesinde daha iyi acıga cıkan konuları ele alındı. Kuran’ı Kerim Cenab-ı Allah sadece belli bir asır icin gondermedi. Kıyamete kadar gelecek bütün nesillere, bütün ihtisas sahiplerine ve bütün bilimsel seviyelere hitap edecek sekilde bir rehber olarak gondermistir. Kur’an’ı Kerim’in bircok ayeti, Kur’an’da ima ve isaret edilen bir takım gerceklerin Kur’an’ın nazil olmasından asırlarca sonra daha iyi anlasılacagını bildirmektedir.

Fussılat Suresinin son 53. Ayetinde anlam olarak soyle buyurulmaktadır: Ben insanlara ayetlerimi Kur’an’ın delillerini, Kur’an’ın hak oldugunun delillerini gerek dıs dünyada gerek kendi oz varlıklarında gosterecegim. Taki onlar da bu Kur’an’ın Allah katından gonderilmis bir gercek oldugunu iyice bilecekler. Bu ayet bildiriyor ki; Kur’an’ın nazil olmasından cok sonra Kur’an’da birtakım daha sonraki ilmi gelismelerle daha iyi anlasılacak hususlar ortaya cıkacaktır. Bu toplantımızda Kur’an’ı Kerim’deki bu kabil bazı konular o ilim alanının uzmanları tarafından arastırılarak bir teblig halinde sunuldu. Bildigimiz üzere Kur’an’da 750 kadar ayet vardır ki onlar akla hitap eder ve ilme havale edilir. Bunlar üzerinde iyi düsünülmesi istenir. Kur’an’ın terminolojisinde iki kitap vardır. Birincisi bu büyük kainat kitabıdır. Allah’ın irade sıfatından gelmektedir. Bazılarının tabiat dedigi kitap. obür kitap ise Cenab-ı Hakk’ın Kelam sıfatından gelen ve semadan indirilen Kur’an’ı Kerim’dir. Her ikisinin de kaynagı aynı zattır. Allah Kur’an’ı Kerim’i büyük kainatın bir acıklayıcısı olarak gondermistir. Kainatın bir nevi kullanma klavuzu olarak gonderdi. İste bu toplantı bu kainat kitabının Kur’an ısıgında okunması isini yapmıstır. Mesela zoolojo, jeoloji, astronomi ve kimya gibi alanlarda uzmanlasmıs, arastırma yapmıs bazı bilim adamlarımız Kuran’da temas edilen bu meseleleri yeni kesiflerin ısıgı altında inceleyen tebligler sundular. Bu tebliglerle bunları gorenler Kur’an’ı Kerim’in Allah katından olduguna daha bir inancı ve yakini artırıyor ve Kur’an’ın emrettigi tefekkür gerceklesiyor. Tefekkürü bu sekilde gerceklestirmis oluyoruz.

Burada bir konuya da dikkat cekmek gerekiyor. Bazıları yapılan isin sadece müspet ilimlerde birtakım kesifler yapılmıs olup bittikten sonra Müslümanlar “Bu Kur’an’da da var” diyorlar seklinde düsünülüyor. Bu da mucizevi bir ozelliktir. Ancak bizim bu calısmamız sadece bununla yetinmiyor. Kur’an’ı Kerim’de bir kısım ayetler hedef gosteriyor. “Bakın size bir ipucu veriyorum Bu konuda calısın bazı güzel neticeler var diyor. Kur’an’ın her bir ayeti tek bir gayeyi tasımaz. Birden fazla egitici ozellikleri de tasıyabilir.
Mahkeme, OYAK’ın bedava mülk imtiyazına ‘dur’ dedi

ERDEMİR’i 2005′teki ozellestirmeyle satın alan OYAK’ın, büyük bir imtiyaz sagladıgı belirlendi. Kamu kurulusuyken ERDEMİR’in kullandıgı Hazine’ye ait yüz binlerce metrekarelik araziyi ele geciren OYAK, Maliye’nin isgal tazminatı istemesi üzerine mahkemeye gitti. Ancak beklemedigi bir kararla karsılastı: Arazilerin tahsis amacı ortadan kalkmıstır. Bedelsiz kullanımı hukuksuzdur.Ordu Yardımlasma Kurumu’nun (OYAK), 2005′te ozellestirme yoluyla devraldıgı Eregli Demir-Çelik Fabrikaları AŞ’nin (ERDEMİR) yüz binlerce metrekarelik Hazine arazisini devlet kurulusuymus gibi kira odemeden kullandıgı ortaya cıktı. Devletin ozel mülkiyetinde yer alan ve 6 yıldır hicbir ücret odenmedigi belirlenen arazinin toplam büyüklügü 1 milyon 450 bin 233 metrekare. Alınan bilgilere gore kontrolorlerin raporu üzerine Maliye Bakanlıgı, ERDEMİR’den bu araziler icin 2007 ve 2008 yıllarını kapsamak üzere 1 milyon 280 bin TL ecrimisil (isgal tazminatı) istedi. Maliye’nin kira talebi üzerine ERDEMİR, Zonguldak İdare Mahkemesi’ne dava actı. Ancak mahkemeden, hukuksuz imtiyaza gecit vermeyen bir karar cıktı. 2009′da ERDEMİR’in kullandıgı tasınmazların bedelsiz tahsisinin kamu idarelerine tanınmıs bir ayrıcalık oldugunu belirten mahkeme, bunun sozlesme ile devredilmesinin mümkün olmadıgına ve ozellestirme sonucu kazanılmıs bir hak olarak aynen devam edemeyecegine hükmetti. Kararda, ERDEMİR’e daha once bedelsiz olarak tahsis edilen Hazine ve devlet arazilerinin tahsis amacının ortadan kalktıgına dikkat cekildi. Boylece OYAK bünyesindeki ERDEMİR’in arazileri ozellestigi tarihten itibaren herhangi bir bedel odemeden kullandıgı, bu kullanımın hukuksuz oldugu mahkeme kararıyla tescillenmis oldu. Karardan sonra OYAK’ın yeni bir dava actıgı ve bu kez Maliye’nin istedigi 1 milyon 280 bin liralık ecrimisile itiraz ettigi ogrenildi. Soz konusu dava halen devam ediyor.

Kontrolorün raporunda, ERDEMİR tarafından bu alanlar dısında bedelsiz tahsis islemine konu olmayan ve farklı amaclarla kullanılan 250 bin metrekare dolgu alanı icin de farklı tarihlerde ecrimisil istendi. Milli Emlak kontrolorünün raporunda ise devlet kuruluslarına bedelsiz tahsis saglayan 3522 sayılı kanun yürürlükteyken bile ozellestirilen ERDEMİR’in bundan faydalanamayacagı belirtilerek, ozellestirmenin yapıldıgı 2005 ile 2006 yılları icin de kullanım bedeli istenmesi gerektigi vurgulanıyor. Ancak Maliye’nin yalnızca 2007-2008 yılları icin ecrimisil istedigi, diger yıllar icin herhangi bir islem yapmadıgı kaydediliyor.

Türkiye’nin demir-celik sektorünün en onemli aktorü konumundaki Eregli Demir ve Çelik Fabrikaları TAŞ (ERDEMİR), 1960 yılında kanunla devlet tarafından kuruldu. 2005 yılında ozellestirilen ERDEMİR’in yüzde 46,12 oranındaki devlet hissesi 2 milyar 770 milyon dolarla en yüksek teklifi veren OYAK’a devredildi. ERDEMİR’in 49,29′luk hissesine, sermayesinin tamamı OYAK’a ait bulunan Ataer Holding AŞ sahip. ERDEMİR’in ozellestirilmesinin ardından Eregli’de kurulu 1 milyon 450 bin 233 metrekarelik fabrika arazisinin Hazine’ye ait oldugu ve bedelsiz kullandıgı belirlendi. ERDEMİR’in Maliye’ye milyon liralık isgal tazminat faturasını gündeme getiren süreci 2007 yılında bir Milli Emlak kontrolorünün Eregli ilcesinde yaptıgı teftis sonucu hazırladıgı rapor baslattı. Kontrolor raporu dogrultusunda Milli Emlak Genel Müdürlügü tarafından Zonguldak Defterdarlıgı’na 2.7.2008 tarihli yazıyla ERDEMİR’e yapılan bedelsiz tahsis islemi kaldırıldı. ERDEMİR, tahsis kaldırma islemine karsı Zonguldak İdare Mahkemesi’ne bakanlık aleyhine yürütmeyi durdurma davası actı. Mahkeme, yürütmeyi durdurma talebini reddederken, sirketin itirazı sonucu Zonguldak Bolge İdare Mahkemesi yürütmenin durdurulmasına karar verdi. Davanın esasına gecildiginde Zonguldak İdare Mahkemesi, bedelsiz tahsis kaldırma isleminin hukuka uygun olduguna karar verdi. Bakanlık karar üzerine 22.5.2009 tarihinde bedelsiz tahsis islemini yeniden kaldırdı. Karadeniz Eregli Mal Müdürlügü, bedelsiz kullanılan araziler icin 2007 ve 2008 yıllarındaki kullanım icin yaklasık 1 milyon 280 bin TL ecrimisil bedeli gonderdi. OYAK istiraki ERDEMİR, ecrimisile karsı da dava actı.

Facebook Haberleri

Facebook Haberleri, Haberler, Facebook, Haber, Haberci, Hafta Sonu Haberler, Seçim, Seçim Haberleri, Vatan hayinleri,

‘Ergenekoncuya oy moy yok!’
CHP adayı İlhan Cihaner, “Ergenekon” sorusturmasında ele gecen bombaların kendi sorusturmasına ait oldugunu söyledi. Cihaner, ”Faili mechullerse, darbelerse Ergenekon’a karsıyız. Ergenekoncuya oy yok” dedi.

CHP’den milletvekili adayı İlhan Cihaner, Denizli Esnaf Sarayı Konferans Salonu’nda soru cevap topl…antısına katıldı.

Cihaner, toplantıya katılan bir gencin “Neden alelacele milletvekili adayı oldunuz, aklanmayı beklemediniz?” sorusuna su yanıtı verdi:

”Bahsettiginiz iddialar dokunulmazlık kapsamında degil. 2 yıl gecti Adalet Bakanlıgı halen benden savunma istemedi. Önce HSYK’nın yeni yapısının olusması beklendi.

Adalet Bakanlıgı bizim yargılanmamızı istemiyor, bu saibeyle devam etmemizi istiyor. O dosyanın kamuoyunun bilgisine sunulmasını istemiyor. ‘Bundan aklanın öyle gelin’ diyorsanız katılırım size. Bu sorunun basbakana, icisleri bakanına, cumhurbaskanına da sorulmasını isterim.”

EL BOMBALARININ SIRRI
Cihaner, ”silahlı suc örgütüne üye oldugu” iddiasıyla ilgili olarak da söyle dedi:

”Nerede silahlar? 6 tane el bombası bulundu baska bir sey yok. simdi düsünün bu suc örgütünün lideri 3. Ordu Komutanı. 3. Ordu Komutanının emrinde ucaklar var, tanklar var, silahlı on binlerce asker var.

Ben size kimsenin bilmedigi bir seyi de söyleyeyim. O el bombaları bu tutuklama nedeniyle benim elimden alınan baska bir hukuki sorusturmaya ait el bombaları. Maras olayları ya da Sivas olayları sırasında olası bir ic savasta köylere muhtemelen kontrgerilla tarafından dagıtılmıs bombalar.

Yani Türkiye’yi 12 Eylül’e getirenlerle, beni parmaklıklar ardına gönderenler muhtemelen aynı zekada, aynı bakıs acısına sahip insanlar. Herkesin basına gelebilir, bu bir sıra meselesi.”

‘ERGENEKONCUYA OY YOK’
”Herkesin kendine göre Ergenekon’u olustugunu” savunan Cihaner, söyle konustu:

“Ben buradan söylüyorum. Ergenekonculara, bizden de oy moy yok! Türkiye’yi 12 Eylül’e getirenler Ergenekoncularsa bizden de oy yok. Faili mechulleri iseyenler Ergenekoncularsa bizden de oy yok. Türkiye’yi ic savas esigine getiren Ergenekoncularsa bizden de oy yok.

Ama biz biliyoruz ki Maras olayları oldugunda, İcisleri Bakanı olan Abdulkadir Aksu oranın vali vekiliydi. Biz biliyoruz ki 12 Eylül fasist cuntasının müstesarı, sonraların degismez bakanı Vecdi Gönül’dü.

Yani bu yandan bu mekanizmaların icinde olup, simdi de iktidar da olup Deniz Gezmis’in pankartları altında Erdal Eren’in pankartı altında yürüyüs yapıp, referandum da devrimci sol degerleri alabildigine sömürüp, ondan sonra parasız egitim diyen ögrencilerin kafasını patlatan bir yaklasımdan, 12 Eylül’ün liderinin altına zırhlı verip, güncel darbelerin müsebbiplerinin altına zırhlı araclar verip maaslarına zam yapan bir siyasi iktidar, her halde 12 Eylülcü ya da Ergenekoncu sıfatını daha cok hak ediyordur.”

habervaktim

‘Ergenekoncuya

‎’Denize düsen Kemal, Demirel’e sarılır’
Basbakan Erdogan 12 Haziran secim calısmaları kapsamında memleketi Rize’de düzenlenen mitingin ardından Giresun mitinginde halka hitap etti.

Basbakan Erdogan, Giresun mitinginde halka su sekilde seslendi;

…12 Eylül halk oylamasında büyük Türkiye’ye, ileri demokrasiye, verdiginiz büyük destekden olayı öncelikle size sükranlarımı sunuyorum. Siz hic bir zaman bu kardesinizi yanlız bırakmadınız, hic bir zaman siz bu Karadeniz’li kardesinizden hayır dualarınızı eksik etmediniz. Giresun bu hareketten, AK Parti’den destegini hic esirgemedi Allaha sükür bizlerde bugüne kadar sizlere hic mahcup olmadık, olmayacagız. Biz sizden aldıgımız emanetin geregini yerine getiriyoruz, biz size efendilik icin degil hizmetkar olmak icin bu yola koyulduk.

AK Parti’nin rotasını ben, Ahmet, Mehmet degil millet cizdi. AK Parti, cetelerin, seckinlerin sadece Ankara’nın, İstanbul’un istedigi degil topyekün Türkiye’nin, 81 vilayetin, vatan topraklarının partisidir. Biz bir bölgeden oy alarak iktidar olmadık, belli bir etnik unsurun oyunu alarak iktidar olmadık. Bize 81 vilayetimizin, 80′i milletvekili verdi ama digerlerinde böyle birsey var mı? Onlar benim milletimi tamamıyla kucaklayamadılar, vatan topraklarının tamamını kucaklayamadılar ama AK Parti bunu basardı. Biz Afyonkarahisar’da yola cıkarken sunu dedik AK Parti etnik milliyetcilik yapmayacak, bölgesel milliyetcilik yapmayacak, dinsel milliyetcilik yapmayacak bugüne kadarda yapmadık cünkü bizim kitabımızda ayrımcılık yoktu olmayacaktı. Biz, Türküyle, Lazıyla, Kürtüyle bugüne geldik ve kapımızı kimseye kapatmadık gücümüzü milletten aldık.

ANKARA’DAN SİLİVRİ’YE TÜNEL KAZANLARDAN OLMADIK

Biz Ankara’dan Silivri’ye tünel kazanlardan olmadık, Ergenekoncularla elele olanları görüyorsunuz degilmi? Birtane profesör bayan İstanbul Zincirlikuyu mezarlıgının önünden gecerken bir ayet görüyor ne diyor o ayette; Her nefis ölümü tadacaktır’ peki bu bayan ne diyor; cok tiksindirici’ diyor. Yani sen profesör olabilirsin ama profesör olman herseyi bilmen anlamına gelmez, sen bir ilim kadını olabilirsin ama ilim kadını olman herseyi bilmen anlamına gelmez belli ki bunlar Yunus’un yolundan gecmemis. Ey profesör ilim sahibi olmussun ama irfan sahibi olamamıssın, ilim sahibi olmak baska, irfan sahibi olmak baska. Bu heralde İstanbul büyüksehir belediye baskanı Kadir Topbas’ın sözü sandı herhalde kafayı oraya taktı, nasıl bir ruh hali icinde olduklarını görüyorsunuz. CHP yıllardır kendisine en agır hakaretleri eden emekli siyasetcilerlede bu ara kol kola girdi. CHP Bugüne kadar avukatlıgını yaptıgı cetelere bugünde kol kanat gerdi, MHP kendi gecmisini bir kenara bırakıp CHP’nin yedeginde siyaset yapmayı tercih etti. 12 Eylül’de oldugu gibi aynı safta bulustular CHP, MHP, BDP, TKP, AK Parti’yi hedefe koydular oradan top atısı yapıyorlar ne yaparsanız yapın biz milletle beraberiz, bizim cetelerle, terör örgütleriyle isimiz yok biz milletimizle dogduk, milletimizle yürüyoruz.

CHP YAPILANI BOZMAKTAN BAsKA BİRsEY YAPMIYOR

Karadeniz bugün bir baska güzel, az önce Rize bambaska güzeldi geldim Giresun’a bambaska güzel. İnanıyorum ki sizler 12 Haziran’da bir kez daha AK Parti’yi Giresun karsılamasıyla karsılayacaksınız. Bugün 14 Mayıs, 14 Mayıs’ın siyaset tarihimizde özel bir yeri var, Türkiye’de gercek anlamda ilk cok partili demokratik secim 14 Mayıs 1950′de yapıldı ve millet yeter söz milletindir diyerek merhum Adnan Menderes’i tek basına iktidara tasıdı. 10 yıl boyunca bu millete en büyük hizmetleri yaptı ancak 1960′ta bir müdahaleyle Menderes’i basbakanlık koltugundan indirip idam ettiler. İdamın arkasında kimler var biliyorsunuz CHP’nin o zamanki milli sefi müdahalecilere ‘emrinizdeyim’ diyerek tekmil verdi. CHP darbe partisidir, demokratik yoldan tek basına su CHP tek basına iktidara gelemedi, hic bir zaman benim milletimle icice olamadılar bu ülkede de tas üstünde tas koymadılar. CHP yapılanı bozmaktan baska hic bir siyaset tarzı gütmemistir. Bugünde yapılanı bozma derdindeler.

CHP’liler sükrüye teyzeye soruyorlar gezerken secim zamanı teyzemizin cevabı cok ilginc; Ey ogul, kabaktan corbayı Halk Partisi zamanında yapardık, simdi biz bunları hayvanlarımıza veriyoruz’ CHP iste budur. Bir bakmıssınız milli sefleri Hitleri destekliyor, bir bakmıssınız Aziz Nesin’in kitaplarını yasaklıyor, bir bakmıssınız ezanı Türkce okutuyor. CHP ne diyor bu ülkede ezan CHP sayesinde okunuyor, benim milletim, büyüklerim hepsi ezanın kimin döneminde nasıl yasaklandıgını iyi bilir. 1941, Menderes merhum geldi, tanrı uludur’u kaldırdı, Allahu Ekber, Allahu Ekber’e yeniden döndürdü. Yakın siyasi tarihide bilmiyor Kılıcdaroglu, daragacına gidenlere bakmıssınız seyirci oluyor, bir bakmıssınız milleti kandırıyor. 14 Mayıs 1950 bu ülkede nasıl demokrasi bayramı olduysa simdi yeni bir bayramın arefesindeyiz simdi ustalık dönemine baslıyoruz.

Geldigimizde bu ülkede bizim milli gelirimiz 230 milyar dolardı, simdi 740 milyar dolar oldu bu rakamlara durup dururken gelmedik gece gündüz calıstık buralara geldik. Türkiye’nin kamu net borc stoku milli gelire oranı yüzde 61′di simdi düstü, düstü yüzde 25 oldu. Devletin borclanma faizi yüzde 63′tü simdi ise yüzde 7,8 sizi cok aldattılar, aldatmaya gayret ettiler bu faiz kimin cebinden cıkıyordu? Giresun’lu kardesimin cebinden cıkıyordu arada ki fark simdi yüzde 55 aradaki faiz simdi benim halkımın cebinde kalıyor. simdi size bazı örnekler verecegim, 2002 MHP, DSP, ANAP iktidarı un o zaman 0,95 kilosu ne kadar alınıyordu? 194 kilo asgari ücretle simdi Nisan ayı sonu itibariyle 337 kilo alınıyor artıs yüzde 74, pirinc 2 lira ve 92 kilo alınıyordu simdi 136 kilo alınıyor. cay, 5,8 lira 32 kilo alınıyormus, simdi 49 kilo artıs yüzde 53, toz seker 1,6 lira 115 kilo alınıyormus simdi 242 kilo artıs yüzde 110. Bunlardan daha güzel örnek olmaz herhalde, Karadeniz sahil yolunu geldik partimizi yeni kurmustuk 5 yılda burayı bitirecegiz dedik ve bitirdik. Bizden öncekiler 15 senede bunun yüzde 15′ini yapmıstı ve zor kısmı bizdeydi 12 tane tünel yaptık, dagları biz deldik. Buraya gelenler hep bize Giresun üniversitesi kurulacak diyorlardı kurmadılar, biz sözümüzde durduk ve kurduk degilmi? Bu bizim sözümüzdü ve yaptık. simdi bununlada kalmadık bize bir taleple geldiniz Giresun’a Ordu’yla birlikte kullanacagı bir havaalanı bu sözü verdik, verdigimiz gibi kücük bir gecikmeyle de olsa 4 Mart’ta ihaleye cıkıldı suanda ihalede 7 konsorsium bu isi almaya hak kazandı. Sizin birde Egribel gecitine tünel yapılması talebiniz vardı bu 40 yıllık hayaldi biz bu hayali gercege dönüstürüyormuyuz? suanda ihalesi yapıldı, Egribel tünelini bitirecek Giresun’u hızlı, güvenli sekilde Sivas ve Erzincan’a baglayacagız.

Fındık konusunun Trabzon, özellikle Giresun icin hayati oldugunu biliyorum 8,5 yıldır fındık üreticisini magdur etmedik. Biz geldigimizde fındıgın kilosu 1,5 liraydı bugün 4,5 liraya kadar yükseldi. Giresun’u da özellikle gelipte burada kuru sıkı atan siyasetcilere karsı dik durmaya davet ediyorum. Biz ödemelerde bile en ufak bir ödemeye suistimal vermedik, öyleyse ben sizden gercekten bu istismarcılara gereken dersi vermenizi istiyorum. Ülkemize kazandırdıgımız hizmetlerden 81 vilayetimizle beraber Giresun’da her anlamda faydalandı. Egitimde, bütün ülkede 163 bin derslik yaptık, Giresun’da ki calısmaları tamamladık. Giresun’a 6 bin 531 adet bilgisayar gönderdik, kitapları bedava verdik. İlkögretim, ortaögretim ayrımı yapmadık. 600 Lirayı bay Kemal nereden verecekse bu yaptıklarımız sadece egitimde onu coktan asıyor ve geciyor. Her ögrenciye simdi elektronik kitap veriyoruz, akıllı tahtaya geciyoruz. Bunları ücretsiz olarak yapacagız, Amerika’da George, Almanya’da Hanz, Helga bu imkanlardan faydalanıyorda benim Giresun’da Ahmetim, Mehmetim, Fatmam, Aysem neden faydalanmasın bundan.

8 yıl SSK’da kaldın Kılıcdaroglu batırdın SSK’yı baktın bu is olmuyor cekildin gittin, 99′da merhum Ecevit’e gittin, Ecevit basarısız biri oldugu icin ‘veto’ etti. Bana diyor ki gel televizyona cıkalım, Kılıcdaroglu’ndan önceki genel baskanda TV’den baska birsey söylemedi, malesef o cok sevdigi kameralar Baykal’ın sonun getirdi. Nedir bu televizyon askı, kamera askı,
sen daha cıraklık egitimini almadın, bu islere yeni basladın sen önce milli sefinin dizinin dibine otur oradaki egitimini bitir.

Basbakan Erdogan ardından ülke genelinde yapılan saglık, egitim ve adalet calısmalarını anlattıktan sonra miting konusmasını sonlandırdı.

Habervaktim

‘Denize düsen Kemal, Demirel’e sarılır’

Türkler Avrupa’da calısmak istemiyor
Türkler Avrupa’da calısmak istemiyor
Avrupa Birligi’nde (AB) Türkiye’nin üyeligin…e karsı cıkan cevrelerin kullanmayı cok sevdigi, “Türkiye üye olursa Türkler Avrupa’ya akın eder” tezi bir kez daha cöktü

AB’nin kamuoyu arastırmalarından sorumlu birimi olan Eurobarometre’nin genclerle ilgili olarak hazırladıgı bir calısmaya göre Türkler, bir baska Avrupa ülkesinde calısmak istemiyor.

- Eurobarometre’nin verilerine göre, “Baska bir Avrupa ülkesinde calısmak ister misiniz?” sorusuna “hayır” yanıtı veren Türklerin oranı yüzde 70. Bu oran, arastırmaya katılan AB üyeleri ve aday ülkeler arasındaki en yüksek oran. Türkiye’yi yüzde 55′le İtalya ve yüzde 53′le Hollanda izliyor. Avrupa’da calısmak isteyen Türkler’den yüzde 16′sı bunun uzun süreli olmasını, yüzde 12′si ise kısa süreli olmasını tercih ediyor.

- calısmada Türkiye’deki genclerin sadece yüzde 3′ünün yurtdısı egitimi aldıgı belirtildi.

- Genclerin yüzde 88′i ise üniversite egitiminin gerekli oldugunu düsünüyor.

- calısma, AB üyesi ve AB’ye aday ülkeler ile Norvec’te, yasları 15 ila 35 arasında degisen 30 bin 312 kisiyle görüsülerek gerceklestirildi.

Milliyet

“Ne teslim edildiyse CHP yok etti.”
Secim calısmalarını sürdüren AK Parti Genel Baskanı ve Basbakan Recep Tayyip Erdogan, Usak’ta halka sesleniyor.


“CHP’ye bu ülkede ne teslim edildiyse yok ettiler.”
Erdogan, Usak Hükümet Meydanı’ndaki mitingde konustu. CHP Genel Baskanı Kemal Kılıcdaroglu ve MHP’yi elestiren Erdogan, iki partinin Türkiye’yi eski karanlık günlere geri götürme hevesinde oldugunu kaydetti.
Usak’ın asıklar, efeler, yigitler, kahramanlar sehri oldugunu belirten Basbakan, “Bizler sizlere sevdalıyız. 8.5 yıldır sizlere hizmet etmek icin yollardayız. Sizler, 3 Kasım 2002′de bize bir emanet verdiniz. O emaneti buraya getirdik. 2007′ye kadar cıraklık dönemi devam etti. Ustalık dönemi icin sizlerden güclü bir destek istiyoruz. Bu ask 3 sıfır yapar mı? Evvel Allah yapar. Askın, sevdanın yapamayacagı is yok. Ferhat nasıl dagları deldiyse, Evvel Allah 12 Haziran’da 3-0 olur. 2023′e Türkiye yi hazırlıyoruz.” dedi.

Basbakan, Türk siyasi tarihinde bir dönüm noktası olan 14 Mayıs tarihine de dikkat cekti. “Dün 14 Mayıs’ın yıldönümüydü” diyen Basbakan Erdogan, 14 Mayıs’ın milletin CHP zihniyetinden kurtuldugu tarih oldugunu vurguladı. Erdogan, “Rahmetli Menderes, 10 yıl bu topraklara, millete hizmet etti. 10 yılın sonunda Menderes ve arkadaslarını hukuk dısı yollarla indirdiler. Yetmedi, bir de daragacına gönderdiler. Allah rahmet etsin. Bu CHP milli sefi İsmet İnönü ile 27 Mayıs’a canak tuttu, canak. Adnan Menderes ve arkadaslarının idam edilmesine göz yumdu. Menderes’in mirasına sahip cıktıgını söyleyenler Menderes’i idama gönderenlerle 12 Haziran icin ittifak ettiler. Burası cök önemli kardesim. Ömrünü, Menderes’i istismar eden zat, su anda CHP ile ittifak yapıyor. Adnan Menderes, Hasan Polatkan ve Fatin Rüstü Zorlu’nun kemikleri sızlamaz mı? Ey CHP, sen tarihi boyunca bu 87 yasındaki Beyefendi’yle cekismedin mi? Bunlar biri sagda biri solda statükonun bekciligini yapıyorlar. AK Parti, oyunlarını bozacak. Bunlar bir ara geldi cete kardesligi yapıyorlar. Türkiye’yi eski karanlık günlere geri götürmek istiyorlar. Usaklı kardesim bunlara gecit vermez. 12 Haziran’da bu düzeni bozacak.” diye konustu.

“AKRABA-İ TAALLUKATINI YERLEsTİRDİN”
Basbakan Erdogan, Usak Cumhuriyet Meydanı’nda düzenlenen mitingde, AK Parti karsısında bir cete kardesliginin olusturulmaya calısıldıgını, Türkiye’yi eski karanlık günlere cekmek isteyenlerin bulundugunu, buna izin vermeyeceklerini, 12 Haziran’da milletin bu oyunu bir kez daha bozacagını söyledi.

CHP Genel Baskanı Kılıcdaroglu’ndan söyledigi ”yalanlardan” dolayı özür dilemesini bekledigini, ”bizden, milletten, tüm Müslümanlardan özür dilemesini” beklediklerini, bu erdemi göstermediklerini ifade eden Basbakan Erdogan, söyle konustu:

”Kendisi bizim kutsal degerlerimize dil uzattı, özür dilemedi. Milletvekili adayı Allah’ın ayetine, İstanbul Zincirlikuyu Mezarlıgı kapısında yazan Allah’ın ayetine ‘Sinir bozucu’ diyerek dil uzattı, hala özür dilemedi. Profesörmüs. Yahu profesör olsan ne yazar? Her seyden önce sen bir ilim kadını olabilirsin, ama ne yazık ki irfan sahibi olamadın. Herhalde mezarlıgın girisindeki o ayeti İstanbul Büyüksehir Belediye Baskanı Kadir Topbas’ın sözü zannetti. Yahu sen ölmeyecek misin? Tabutunun üzerindeki o yesil örtüde ne yazıyor? ‘Her nefis ölümü tadacaktır’, sen de tadacaksın. Ölmeyecek miyiz? Kalan var mı? Ölecegiz. Musalla tasına getirip koyacaklar, hocaefendi musalla tasına gelecek, ne diyecek? ‘Cumhurbaskanı, basbakan niyetine’ demeyecek, ‘Trilyarder niyetine’ demeyecek, ‘Profesör, ordinaryüs’ niyetine demeyecek. Ne diyecek? ‘Er kisi, hatun kisi niyetine’ diyecek.”

Asıl esitligin musalla tasında gerceklestigini, herkesin hesabını hesap gününde verecegini, ak ve karanın o zaman belli olacagını belirten Erdogan, ”Gömdükleri yer 2 metreküp yer yahu. Ben avantajlıyım 1,85 ile biraz daha fazla olabilirim” dedi.

”Baki kalan bu kubbede bir hos sada olacak” diyen Basbakan Erdogan, ”Geride güzellikler bırakıyorsan mesele yok. Bırakamıyorsan vay haline, yandın” dedi.

Kılıcdaroglu’na yönelttigi soruları duymazdan geldigini ifade eden Erdogan, söyle devam etti:

”simdi kendisine bir soru daha yöneltecegim. Bugün pazar, tatil, zor soru sormayacagım. Hafta icinde cevap bekleyecegim. Soru su: Degerli kardeslerim, Sayın Kılıcdaroglu, hem biz, hem kamuoyu cok merak ediyoruz. Allah askına senin eline ÖSYM ile ilgili o maili kim tutusturdu? Sana bu sakayı kim yaptı? İcinde ‘Yegenin’ kelimesi gecen, uyduruk oldugu belli o maili sana kim verdi? su anda emniyet gücleri bu isi takip ediyor. O maili atan er, gec cıkacak meydana. Ama biz asıl size bu sakayı kimin yaptıgını merak ediyoruz. ‘Ben dürüstüm’ deyip, ‘Benim adım Kemal’ deyip, ‘Gandi’ deyip SSK’ya yerlestirdigin yakınlarını, nasıl batırdıgını sormaya devam edecegiz. cünkü senin tüm o yaptıkların meydana cıkacak belgelerle. Peki sen gecenlerde bir seyi itiraf etmek zorunda kaldın. ‘Yakınlarımızı almak suc mu?’ Yahu bir baskasının bir tane, iki tane yakını cıksa kıyamet koparıyorsunuz. Sen 50, 60, 70, 80 yakınını akraba-i taallukatını yerlestireceksin, terör sucundan yargılanıp cıkanları yerlestireceksin, ondan sonra da konusacaksın. Yasalara uygun mu? Yasalara uygun olsa da bu isin bir edebi, adabı var. Bak imtihanla almıyorsun, atamayla alıyorsun. Niye imtihanla degil de atamayla? Benim vatandaslarım imtihanla girecek, sakır sakır basaracak.

ÖSYM imtihan yapamıyor, bunları da atamayla alalım. Kim bunlar acıkla, nerelere aldın? Acıkla. Diyor ki: Gelsin televizyona cıkalım. Sayın Kılıcdaroglu, daha dur bakalım, sen amatör kümede oynuyorsun. Amatör küme kulübüyle Süper Lig kulübü biraraya getirilemez. Sen daha cıraklık safhasına girmedin, dur bakalım.”

“STATÜKONUN BEKcİLİgİNİ YAPIYORLARMIs”

Partisinin Usak Cumhuriyet Meydanı’nda yapılan mitingine kızı Sümeyye Erdogan ve Devlet Bakanı Selma Aliye Kavaf ile gelen Basbakan Erdogan, Usak’ın efeler, yigitler, kahramanlar sehri oldugunu, Usak’ın ”asıklar” demek oldugunu belirtti.

Basbakan Erdogan, söyle konustu:

”Usak memleketine, milletine, topragına, medeniyetine askla baglanmıs kardeslerimin sehridir. İste bizler aynen böyle sizlere asıgız. Bizler sizlere sevdalıyız. 8.5 yıldır sizlere hizmet etmek icin Türkiye’nin, dünyanın yollarındayız. Siz bize 3 Kasım 2002′de bir emanet yüklediniz. Bize bir emanet verdiniz. Sizlerin destegiyle, sizlerin hayır dualarıyla o emaneti bugünlere getirdik. 3 Kasım’da cıraklık dönemi basladı. 2007′ye kadar devam etti. 2007′de kalfalık dönemi basladı. 2011, artık ustalık baslıyor. Ustalık dönemi icin sizlerden güclü bir destek istiyoruz. Ve ustalık dönemini sizlerle birlikte yürütecegiz. İste bu ask var ya bu ask, bu sevda, bu sevda 3-0 yapar mı? Evelallah yapar. Askın, sevdanın yaptırmayacagı is yok. Ferhat’a nasıl dagları deldirdiyse, bize nasıl dagları deldirdiyse, 12 Haziran’da da Usak’ın sandıklarından 3-0 olarak cıkarız. Ustalık dönemine Usak’ta böyle baslayacagız insallah. Türkiye’mizde cok daha güclü baslayacagız. 2023′e Türkiye’yi hazırlıyoruz. Sizler cumhuriyet tarihimiz boyunca, demokrasiyi, özgürlükleri, milli iradeyi en güclü sekilde savundunuz. Sizler hemsehriniz sayılan merhum Adnan Menderes’e en güclü sekilde sahip cıktınız. Dün biliyorsunuz 14 Mayıs’tı. 14 Mayıs demokrasi bayramıdır. 14 Mayıs bu milletin 1950 yılında tek parti olan CHP’den, CHP zulmünden, CHP baskısından kurtulus günüdür. Merhum Adnan Menderes, ‘Yeter söz milletindir’ dedi ve 14 Mayıs 1950′de iktidarı devraldı. 10 yıl bu ülkeye cok büyük hizmetler verdi. Ülkenin cehresini degistirdi. Vatan ve millet sevgisiyle hizmet askıyla 10 yıl bu topraklara hizmet üretti. Ama sonra ne yaptılar? Milletin takdiriyle gelen Adnan Menderes’i ve arkadaslarını hukuk dısı yollarla indirdiler, yetmedi bir de daragacına gönderdiler. Kendisini ve arkadaslarını bir kez daha rahmetle yad ediyoruz. Allah onlardan razı olsun. Mekanları cennet olsun diyoruz. ”

Adnan Menderes’in bütün hayatını CHP’nin zulmüne, baskısına, yalan ve iftiralarına karsı mücadeleyle gecirdigini, kendisine her türlü iftiranın atıldıgını söyleyen Erdogan, söyle devam etti:

”O günkü gazeteleri de kullanarak her türlü provokasyonu yaptılar. Bu CHP, Milli sefi İsmet İnönü ile 27 Mayıs müdahalesine canak tuttu, canak. Müdahalecilere ne dedi? ‘Emrinizdeyim.’ Adnan Menderes ve iki arkadasının idam sehpasına gönderilmesine göz yumdular. Merhum Menderes’ten sonra birileri ki onun mirasına sahip cıktıklarını söyleyerek, bu milletin Menderes askını istismar ettiler, Menderes’in mirasına sahip cıktıklarını söyleyenlerle Menderes’i daragacına gönderenler, 12 Haziran öncesinde ittifak yaptılar. Burası cok önemli kardesim. Benim degerli kardeslerim, 87 yasında, ömrünü Menderes istismarıyla geciren bir zat, su anda CHP’ye akıl hocalıgı yapıyor. Yav Allah askına Menderes’in kemikleri sızlamaz mı? Hasan Polatkan’n kemikleri sızlamaz mı? Fatin Rüstü Zorlu’nun kemikleri sızlamaz mı? Meger neymis biliyor musun? Meger CHP ile bu beyefendi biri sagda, biri solda statükonun bekciligini yapıyorlarmıs. 27 Mayıs’ta biri müdahaleye sahip cıkarken, 28 subat’ta bir baskası müdahaleye sahip cıktı. simdi 50 yıl sonra, geldiler statükonun bu iki bekcisi nihayet kol kola girdiler. Ey CHP, sen tarihin boyunca bu 87 yasındaki zat ile her konuda karsılıklı atısmadın mı, onu suclamadın mı? Usak’tan soruyorum. Bu beyefendinin asıgı kesilen Sayın Deniz Baykal’a soruyorum, bu beyefendinin yol arkadası olan Sayın Kılıcdarogluna soruyorum biri ‘Menderes’ diyerek sagdaki secmeni istismar etti, bir digeri, ‘Kahramanmaras, corum, Sivas, 1 Mayıs, 3 gencin idamı’ diyerek, tüm Alevi kardeslerimi de istismar etti. Bunlar meger biri sagda, biri solda statükonun bekciligini yapıyorlarmıs.’Devamını Gör
“Ne teslim edildiyse CHP yok etti.”

Secim otobüsünde PKK marsı
sanlıurfa’da BDP’nin destekledigi bagımsız adaylardan birine ait secim otobüsünde terör örgütü PKK’nın sözde marsının calınmaması yönündeki uyarıyı dikkate almayan ve polise mukavemette bulunan gruba müdahale edildi.


Alınan bilgiye göre, BDP’nin destekledigi bagımsız adaylardan birinin secim bürosu ile bir dernege birkac gün arayla molotofkokteyli atılmasını protesto etmek isteyen grup Bahcelievler Mahallesi’nde toplandı.

Burada grup adına basın acıklaması yapan BDP İl Baskanı Müslüm Kaplan, olayın faillerinin bilindigini ancak kim olduklarının acıklanmadıgını iddia etti.

Daha sonra ellerinde dövizlerle ve slogan atarak Atatürk Bulvarı’na dogru ilerleyen grup, BDP’nin destekledigi bagımsız milletvekili adaylarından birinin secim bürosunun bulundugu binanın önünde beklemeye basladı. Bu sırada grubun yanına yaklasan bagımsız adaylardan birine ait secim otobüsünde terör örgütü PKK’nın sözde marsı calınmaya baslandı. Polisin müzigin kapatılması yönündeki uyarısını dikkate almayan ve polise mukavemette bulunan gruba cevik kuvvet ekipleri gruba müdahale etti.

Tas atılması sonucu 3 polis memuru hafif yaralandı.

İs yerleri ve aracların hasar gördügü olayda 10 kisi gözaltına alındı. (A.A)Devamını Gör
Secim otobüsünde PKK marsı

Baris Manco’ya Ozel! [HQ]
Murat YILMAZYILDIRIM’in Baris MANCO’ya atfettigi Olumler adli parcasiylahazirladigimiz mini video ile www.myy-fan.com ailesi olarak Baris abimizi sevgi ve saygiyla aniyoruz… ”Ölümler cıplak gelir Geceyi indirir yavasca gözlerine Benden gecmek kolay deg…il Feryat eder ates sözlerime Yayılır nefesin ciceklere Ay ısıldar soguk bedeninde Günah bana hic el degil Feryat eder dilim hüzünlere Vedalar dogru degil Sevgiler yalan degil Kosarım ben sensizlige Bu son bakissa gitmek Hic mümkün degil Görünür bana senden kalan Bilirim ki vardır sarkımı duyan Bosunadır yakarıs cizilene Gecer zaman ask sevilince Ölümler cıplak gelir Geceyi indirir yavasca gözlerine Senden cıkmak kolay degil Beterdir hayat acılar acılar cekenlere Vedalar dogru degil Sevgiler yalan degil Kosarim ben sensizlige Aglarım yagmur düsürür seni Kapı acık… gir iceri” Soz-Muzik: Murat YILMAZYILDIRIMDevamını Gör
Süre: ‎5:03..

Facekolik
Einstein konferanslarına hep özel soförü ile gidermis. Yine bir konferansa gitmek üzere yola cıktıkları bir gün soförü Einstein’a;
-” Efendim, uzun zamandır siz konusmanızı yaparken ben de arka sıralarda oturup sizi dinliyorum ve neredeyse söyleyeceginiz her seyi kelimesi kelimesine biliyorum” demis. Einstein gülmseyerek ona bir tekli…fte bulunmus:
- ” Peki, simdi gidecegimiz yerde beni hic tanımıyorlar… O halde bugün palto ve sapkalarımızı degistirelim, benim yerime sen konus, ben de arka sırada seni dinlerim.” Soför, gercekten cok sahane ve basarılı bir konusma yapmıs ve sorulan bütün soruları dogru cevaplamıs. Tam yerine oturacagı sırada bir kisi, o güne kadar konferansta sorulmamıs agır bir fizik sorusu sormus. Soför, hic duraksamadan soruyu soran kisiye dönüp:
-” Böylesine basit bir soruyu sormanız gercekten cok garip” demis. Sonra da salonun arkasında oturan Einstein’i isaret ederek söyle devam etmis:
-” simdi size arka sırada oturan soförümü cagıracagım ve sordugunuz soruyu, göreceksiniz, o bile cevaplayacak.”
♥ Begen & Paylas ♥Devamını Gör
Einstein & soförü ♥ Oku ;)